Demokratik Toplum Partisi'nin kapatılmasından sonra aynı kadroyla BDP'ye transfer olan vekiller, yargı tarafından yapılan parti kapatmaların çözüm olmadığını Türkiye kamuoyuna bir kez daha gösterdi. Kapatmadan sonra yeni partinin yönetimi, parti içinde ve medyada "şahinler" olarak bilinen kanada geçti.
Şahinlerle birlikte partide -deyim yerindeyse- sokak gösterilerini teşvik eden, destekleyen bir yönetim anlayışı kendini gösterdi, yerli yersiz gösteri yapmalar, yollara barikat kurmalar, kimileri için gündelik meşgale haline geldi. Kadrolu göstericilerin olduğu bile konuşuldu. En ufak bir söz veya hareketten sonra sanki bir merkezden gelen işaretle insanlar, "çocuklar" sokaklara dökülür oldu. Bunun adı demokratik tepkiydi ve iş o noktaya vardı ki, şehir merkezindeki bir karakol her hafta taşlanmaya başladı. Yeni BDP yönetimi, bütün bu "gösterileri", esnafların zarara uğratılmasını, yol kesmeleri, karakol taşlamaları "halkların kardeşliği" için gerekli görüyor, yapanlara, yapılanlara sahip çıkıyordu.
Demirtaş, "halkların kardeşliği" için önümüzdeki nüfus sayımında insanların etnik yapılarına göre sınıflandırmasını bile istemişti. Yıllardır ırkçılıkla suçladığı yapıdan daha ırkçı bu talebin sebebi; ülkedeki Kürt vatandaş sayısını öğrenmek ve yeni taleplerini "bakın biz şu kadar insanız" tezi üzerinden temellendirip bunu "oy"a tahvil etmek... Kimi BDP'liler, elbette yine kardeşlik için Türk bayrağının yanına bir bayrak daha istemeye kadar götürdü işi. Terör örgütünün "şehir yapılanması" olarak adlandırılan KCK'ya yönelik operasyonları şiddetle kınamaktan geri durmayan BDP yönetimi, yine halkların kardeşliği için yedeğindeki silahlı örgütü ve eylemlerini "terör" olarak isimlendirmekten imtina etti, ediyor.
Referandum mitingleri çerçevesinde, bir ilde konuşan Kışanak; petrol bizde, su bizde, barajlar bizde; bunlar bizi sömürüyor, derken halkların kardeşliği adına "onlar ve biz"le insanları ayrıştırmakta, kategorize etmekte bir mahsur görmüyor ve bundan geri durmuyor. Demirtaş, Diyarbakır'daki STK üyelerinden "boykota hayır, referanduma evet" diyenleri "işbirlikçiler" ve Ankara'dan beklentisi olan rantçılar diye tanımlıyor. Şehrin önde gelen bütün sivil toplum örgütleri boykot çağrısına uymadıkları için bir siyasi parti tarafından -hem de her fırsatta onları temsil ettiğini söyleyen bir parti tarafından- rantçılıkla itham ediliyor, insanlardan özgür iradelerini bir yana bırakıp partiye her şartta itaat etmeleri isteniyor. Hemen her apartmanda bir temsilcisi olduğu iddia edilen KCK -ki Osman Baydemir'de, belediyede görevli bir KCK üyesi tarafından sorgulanmıştı- aracılığıyla insanların baskı altına alınması ve boykot kararına uymalarının sağlanması da BDP için değil "demokrasi" için. En temel hak ve özgürlüklerden olan seçme ve seçilme hakkı, bir siyasi partinin desteklediği yapı tarafından engellenmeye çalışılıyor "kardeşlik ve demokrasi" için. Bugün; her fırsatta eleştirdiği "Türklük" vurgusuna karşılık, varlığını sadece ve sadece "Kürtçülük" üzerine inşa eden, bunun dışında hiçbir siyasi argümanı olmayan, gittikçe sığlaşan, bir siyasi anlayışın temsilcisi olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir BDP var ortada. Referandum kapsamında yapılan mitinglerde BDP, seçmenlerine ve ülkeye yeni bir şey söylemedi, yapıp ettikleriyle bütün bir doğu ve güneydoğuyu kucaklamaktan çok uzak, dar bir alana sıkışıp kalmış, üstelik angaje olmuş, marjinal grupların taleplerini dillendiren ve onları memnun eden bir parti görüntüsü verdi. BDP içindeki kimi marjinaller, diğer partilerde siyaset yapan "Kürtleri" bile Kürtlükten aforoz etti. Onları da bölge halkının seçtiğini göz ardı ederek... BDP'nin en temel sorunlarından birisi bu; Kürt sorununun çözümünde kendisinin vazgeçilmez ve tek muhatap olduğunu düşünmek.
BDP'nin siyasi hayatımızda var olmasının dahası birileri için "ümit" olmasının seçmen tabanını hiç değilse doğu ve güneydoğuda genişletmesinin yolu, şu anda içinde bulunduğu yönetim anlayışı ile pek mümkün görünmüyor. "Barış, kardeşlik, demokrasi" üçlüsünü dilinden düşürmeyen yönetim, bu kavramları kendisine göre şekillendirmek istiyor; benim anladığım kardeşlik, benim anladığım barış ve demokrasi noktasına getiriyor meseleyi. STK'lar örneğinde olduğu gibi tabandan gelen eleştirilere karşı son derece tahammülsüz görünüyor. -Nerede ise kendilerine muhalif Kürtleri de Türkçülük yapmakla suçlayacak.- BDP, samimiyet konusunda da kamuoyundan kırık not alıyor çünkü talepler mütemadiyen değişiyor. Dün bağımsız bir Kürt devletinden söz ederken, bugün gelen "talimat" üzerine talep özerkliğe dönüyor.
Partinin geçen üç yıl içinde, meclise girdiği güne oranla, kan kaybettiğini söylemek yanlış olmaz. Her şeye rağmen önümüzdeki seçimde oyunu BDP'ye verecek seçmenler var elbette ama bu oran, geçen üç yılla kıyaslandığı zaman daha düşük bir seviyede seyredecektir. Kararsızlar ve sempati duyanlar bir yana, bugün BDP "kemikleşmiş seçmen" diye tabir edilen seçmenlerinden bir kısmını -özellikle dindarları- iktidar partisinin bütün eksiklerine rağmen bölgede yürüttüğü insan odaklı çalışmalara destek vermediği için kaybetti, kaybediyor.
"Halkların kardeşliği" için BDP'nin bugün itibarı ile üzerine düşeni yaptığını, bunun için gerekli çabayı sarf ettiğini söylemek zor. BDP gerginlik biterse bize ihtiyaç kalmaz, varlığımız sorgulanmaya başlar anlayışı içindeki ki bu, gelecekte partiyi ve onu yönetenleri zor günlerin beklediğinin habercisi. Çünkü sivil toplum örgütleri hiçbir dönemde olmadığı kadar inisiyatif aldı ve elini taşın altına koydu. Bu gelişme, bölge halkı ve bölgeye endeksli siyaset yapanlar için yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



