Halk arasındaki konuşmaların değişmez konularını soracak olsanız, insanların büyük çoğunluğu geçim sıkıntısı, işsizlik, adaletsiz gelir dağılımı, pahalılık gibi maddeleri rahatlıkla sayacaktır. Ve bu maddeler, araya eklenebilecek bazı dönemsel ilaveler dışında son 50-60 yılın genelinde de muhtemelen geçerliydi. Emin olun ki, 50 sene önce de insanlar bir araya geldiklerinde, bir sohbet ortamı oluştuğunda "hayat pahalılığından", "ay sonunu zor getirebilmekten", "zenginin giderek zengin, fakirin daha da fakir" olmasından, "torpilden", "adam kayırmadan", "yolsuzluktan", "her daim halkın ezilmesinden" bahsediyorlardı. Değişen arkadaki fonlar, konuşan figürler ve takvimin yaprakları olmuştur ancak. Alınan bir arpa boyu yolu, kilometre gibi algılamaya gerek yok.
Bugün de, ilk etkilerini göstermeye başladığı günlerdeki hafife almalara, "teğet" yorumlarına, görmezden gelmelere rağmen krizin darmaduman ettiği bir ekonomik atmosfer, psikolojisi ve maddi anlamda omurgası çökmüş bir halk kitlesi ve geleceğe dair bir güvensizlik hissi hakim. Belirsizlik ve neticesinde de gelecek günler hakkındaki umutsuzluk, insanların yaşamlarının sıkıntılı olduğuna delalet. "Günü kurtarmak" bile başlı başına bir dertken, buna bir de "yarın" endişesini eklerseniz ve kendini güvende hissetmemenin, gidişatın kötü olduğuna dair inancın sebebini daha iyi anlarsınız.
Elbette ki birtakım sıkıntılar, sorunlar, anlaşmazlıklar olur, olacaktır. Meselelere daima olumsuz ve hırpalayıcı bir eleştirel tarzda yaklaşmak da doğru değildir. Bu genel geçer bir kaidedir. Ancak, toplumun büyük bir çoğunluğunun, her gün ve her an yaşadıkları sıkıntılarla, sorunlarla ilgili olarak kaygılanmak, talepkar olmak da haklarıdır haliyle. Dertlerinin, sıkıntılarının dillendirilmesini, çözüme yönelik söylemler ve eylemler içerisine girilmesini beklemek de buna dahil edilebilir. Bu tarz bir hareket tarzında, hemen bir kötü niyet aramak, başka maksatların taşeronluğu gibi suçlamalara girişmek pek de insaflı değil. Aynı zamanda da, mevcut olan dertlerin devası anlamında da bir şey kazandırmayan bir yaklaşım. Sadece, derdi, sıkıntısı olan kitleleri daha da incitiyor. İşsiz oğlu için dertlenen babaya, "Senin de oğlun işsiz kalsın" demek kadar kötü.
Bir kısım basın (ki bu nitelemeyi kullanmak elzem olmuştur) sayılması lüzumsuz ve bir bakıma da aşikar sebeplerle yapay gündemlerin, başlıkların üzerinden gidiyor devamlı. Tabiri caizse, kendi önceledikleri konuları zorla insanların gözüne sokma ve asıl meseleleri (bir hayli netameli olduklarından herhalde) mümkün mertebe perdeleme çabasındalar. Gerçeği eğip bükmekten medet ummakla yanlış bir tutum içindeler. Bunun ahlaki bir yönü olmadığı meydanda.
Mesela, Kürt açılımı, Ermeni açılımı, arada darbe münakaşaları, bir sürü gerekli-gereksiz gerginlikler, faydasız polemikler derken, bir de yeni anayasa ve akabinde de erken veya zamanında seçim tartışmalarıyla, bütün kamuoyu son 1 senedir asli dertlerden, konu başlıklarından giderek uzak tutulmuş, soğutulmuş durumda. Halihazırda balık hafızalı olmakla malul olan kamuoyumuz, kendi asli meseleleri, anbean yaşadığı sıkıntıları üzerine kafa yormaya, bazı sorular sormaya, sorgulamaya başlayacakken, sistemli bir şekilde "üzerine düşünmesi istenen" konulara, tartışmalara yönlendiriliyor. Gazeteler, televizyonlar, yorumcular, netameli ve toplumun gerçek gündemi sayılan konuların yanından geçmiyorlar, ama bazı "sadre şifa olmayan" konuları da esnettikçe esnetiyorlar, sündürdükçe sündürüyorlar. Propaganda komasına sokuyorlar insanları. Bir bakıma, yoğun bakımdaki hastanın narkozlanması gibi bir şey bu. Elbette, kitlelerin de çok fazla bilinçli ve hakkını gözeten bir yapıda olmaması da bunda etken.
Son dönemlerde dikkat çekici şekilde artan zamlar, hayat pahalılığı, nereden bulunduğu meçhul kaynağa güvenerek IMF'ye elveda denmesi gibi konular neredeyse hiç konuşulmuyor. Türk-İş'in araştırmasına göre, dört kişilik ailenin açlık sınırı 845 TL ve yoksulluk sınırı da 2753 TL'ye çıkmış durumda ve milyonlarca insan açlık sınırının bile altında paralara çalışıyor. Bir çok kimsenin evlerine bir ayda giren para, yoksulluk sınırının altında. Bu hesaplamalar yapılırken de, açlık sınırını ailenin sağlıklı beslenebilmesi için gereken en az harcama miktarı, yoksulluk sınırınıysa, insanca yaşayabilmek için gereken en az miktardaki harcama oluşturuyor. Tam bir "kıt-kanaat geçinme" modeliyle karşı karşıyayız ve bazı insanlar ve yayın organları da çıkıp "her şeyin çok güzel olacağını" söyleyebiliyorlar, bu gibi netameli konulara mümkün mertebe değinmeden. Bir tarafta, profili ve aktörleri değişse de "sefahat" ve "zevk-ü sefa" ekseninde zerre şaşma olmayan bir yeni kaymak tabaka, öbür yanda da yaşamlarını idame ettirmeleri giderek zorlaşan ve alım gücü peyderpey azalan (yani fakirleşen) kitleler.
Bütün bunlara rağmen ısrarla tali konulara kafa yorulması garip. (Sebepleri meydanda gerçi) Türkiye'nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olmadığını veya insanlara daha fazla demokratik hak verilmemesini söyleyen yok halihazırda. Ancak, işsiz, aç, yarını belirsiz insanlara pratikte ne faydası olacak bu girişimlerin? Hastanın kalbi durduğunda yapılması gereken kalbi çalıştırmak mıdır, yoksa hastaya vitamin vermek midir? Öncelik hangisinde olmalıdır acaba? Durum aslında bu kadar tuhaf. Gerçek gündeme bir türlü değinilmiyor, yapay gündemler dayatılmaya devam ediyor. Halk adına çalışmaktan bahsedip de halkı es geçmek bu olsa gerek.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




