Yakın geçmişte insan hakları olarak bilinen en "tabii haklar" öylesine gasp edilmiş ki, "iktidar koltuğu"na oturan veya kendini bu koltuğa aday gören her siyasetçi bu hakları vereceğini söylüyor: Hak vermek, hakkını vermek... "Vermek" hep üstün olmayı ifade eder. Kürtlerin hakkını vereceğiz, inanan insanlara "inanma ve inandıkları gibi yaşama hakkı"nı vereceğiz!
Oysa söz konusu haklar insanın en doğal haklarıdır. İnsan bunları doğuştan getirir, bunlar fıtrî haklardır. Yaratanın insana, dünyada "kula kul olma"dan insanca yaşaması için bahşettiği haklardır. Bu yüzden insan Allah'a karşı tam bir teslimiyet içindedir: Doğumda da ölümde de, hastalıkta da "Veren Allah, alan Allah, eyvallah!" der. Bu konuda insanın boynu kıldan incedir. Çünkü verdiği canı ancak Allah alır. İnsan bu konuda tam bir teslimiyet içindedir. İnsan için önemli olan "hayatın hakkı"nı verebilmektir.
İktidar, insanı hırslandırıyor, hatta "iktidar hırsı", insanı, "muktedir" olduğu kanısına inandırıyor. "İktidar"a yenilen insan yanılmaya başlıyor. Hatta biraz daha ileri gittiğinde de "firavunlaşma"ya başlıyor. Hayata dönük her şeyi yapma, her türlü tasarrufta bulunma gibi hakları olduğu zehabına kapılıyor.
Adı ne olursa olsun iktidar bir "görev" makamıdır. Hak ve hukukun farkında olan sorumluluk sahibi kişilerin pek kabullenebileceği bir "uğraş" değildir. İktidar müthiş bir sorumluluk ve vebal altına girme makamıdır. Gerçekten "insan olan"ın uykularını kaçırır. Kenâr-ı Dicle'de bir kurt bir kuzuyu kapsa gelir de adl-i İlâhî ondan sorar şuuruna sahip olmaktır. İktidar koltuğunda oturan kişilerin, doğal olarak akan suyun akış istikametini değiştirmeyi "oyun" sanmaya başlaması ve bundan keyif alması, doğanın dengesini bozmak gibi bir vebal ifade eder.
Fakat "başkaları"nın bozduğu ilâhî dengenin tekrar sağlanması, gasp edilen hakların iade edilmesi anlamına gelir ki bu asla "vermek" makamında olmak değildir. Sadece zalim yöneticiler tarafından gasp edilen hakların iadesine vesile olmaktır. Bu "insanca" bir faaliyettir. Akan kanın durdurulması; bir doktorun hastasının iyileşmesine vesile olması gibi...
Kalkıp bir insana "Sana ana dilinle konuşma hakkı vereceğim" demek ne demektir? Kendinizi bu durumda olan insanların yerine koyabiliyor musunuz? Bu ve benzeri konularda empati yapabiliyor musunuz?
Bir kişi dahi olsa ona ve onun gibilere inandığı değerlerle ilgili hakları vereceğiz demenin ne vahim bir insan hakkı ihlâli olduğunu düşünebiliyor musunuz? İnsanın en doğal haklarında biri olan "inanma hakkı"nı, siz kim oluyorsunuz ki vermeye kalkışıyorsunuz? Siz -hâşâ- Allah mısınız?
İktidar sahiplerinin veya patronların iktidarları altında olan / çalıştırdıkları insanların maaşlarına zam yapacaklarını söylemesi gibi; ey insanlar size yaşama hakkı vereceğiz demek ne korkunç bir durumdur. Oysa "maaş" konusunda bile "adalet"i gözetmeleri şarttır. Ama "ücret"le insanın "tabii hakkı"nı birbirine karıştırmaya başladığınız zaman, biliniz ki bir şeyler ters gitmeye başlıyor demektir.
İnsanın doğal hakkının yaşanmasına imkân verilmediği gibi, bir de bunlara engel olmak için türlü türlü işkence yöntemlerine başvurmanın "insan"la ve "insanlık"la hiçbir alâkası yoktur. Fakat tarih bu gibi zalimce uygulamaların müzesi gibidir. Hiç kuşkusuz firavun firavunluğunu yapacaktır. Fakat insanın gücüne giden "mümin" olduğunu söyleyen insanların "müminlik" vasfını yitirip "hak"ta ve "hukuk"ta sınır tanımamasıdır.
İktidar insanı bozar. İktidar ahlâk zaafı yaşayan insanı fena halde iğfal eder. İktidardaki insan yaptıklarının farkında bile olmaz. İktidar herhangi bir makamda sadece "yetki" sahibi olmak demektir. Evet bu makam bir güçtür. Fakat güç kontrolden çıkınca güç olmaktan çıkar, zulüm makinesine dönüşür.
Müslümanın iktidarı en çetin iktidardır ve hiçbir kimsenin iktidarına benzemez. Muktedirler "adalet"ten sapıp iktidarı kendi nefislerinin tatmini vasıtasına dönüştürdüklerinde seyreyle gümbürtüyü! Bunlar sadece kendilerini yakmazlar, inandıklarını söyledikleri inanç sistemini de aynı âkıbete mâruz bırakırlar. Böylece hem dünyalarını hem âhiretlerini hem de gelecek nice nesillerin mağdur olmasına sebep olurlar. Bu yüzden iktidar olmanın vebali çok ağırdır. Yakın tarihimizde biz bunları hep yaşadık ve hâlâ da yaşıyoruz.
İnanmış insanların geçmişte ve günümüzde çektiği sıkıntılar ve zulümler hep "muktedir" oldukları zehabına kapılanların hataları yüzündendir. İşi ehline vermeyen kötü ve sorumsuz yöneticiler, hep zulmün işlenmesine zemin oluşturmuşlardır. Geçmişte yaşananlardan ibret almamak, zulüm çarkına kendini kaptırmak ne büyük zaaf ve zayıflıktır. Allahım! İçimizdeki beyinsizler ve dünyaperestler yüzünden bizi de yakma!
"İktidarın dili", "muktedirler"in diliyle paralellik göstermeye başladı. Unutmamak gerekir ki insan için "mutlak iktidar" yoktur. Mutlak iktidar Allah'ındır. Bunun farkında olmayıp mutlak iktidar vehmine kapılanların hâl-i pürmelâlini hep birlikte seyrediyoruz. Zulüm ebedî değildir.
Bilerek veya bilmeyerek zulme ve zalime yardımcı olmak da zulmün ömrünün uzamasına vesile olmaktır.
Bu da mazlumların âhının yükselmesi demektir. Bu memleketin semaları mazlumların âhlarıyla doludur. Boşuna dememişler: "Alma mazlumun âhını çıkar âheste âheste!" diye.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



