Vedasız bir biçimde ötelere yolcu ettiğimiz dostlar kervanına yenileri ekleniyor ve çetele kabarıyor. Bunlardan ilki Aydın Menderes'ti. Rahmetli ile salim ve sağlam günlerinde ve sağlığında birkaç defa görüştük. Zaman zaman da telefon sohbetlerimiz oldu. Siyasetçiden ziyade okuyan bir bilge adamı andırıyordu. Belki de ta kendisiydi. Siyasetteki kısmeti sınırlı oldu. Siyaseten aktif olmadığı günlerinde hep birikim yapmış, tetebbuat ve tetkikatta bulunmuştur. Özellikle de İslami konular üzerine yoğunlaşmıştır. Kendisini hem İslami sahada ve hem de diğer alanlarda yetiştirmiştir. Belki kendisi için farklı bir yol düşünmüş olmalıydı lakin kaderin kendisine çizdiği yol yaşadığı yol olmuştur. Menderes ailesi daima kederli ve yaslı olmuştur. Taha Akyol vefatından önce bir güzellik yaparak; Aydın Menderes'le söyleşerek bir kez daha Menderes ailesinin dramına ışık tuttu, tercüman oldu. Son dram da bizzat Aydın Menderes'in kendisi oldu. Kendisine rahmet, dostlarına selam olsun.
Yakınlarda kaybettiğimiz dostlar kervanından bir başkası da Mustafa Başoğlu idi. Onunla Yeni Asya gazetesinde yazarken yollarımız kesişti. 28 Şubat sürecinin kahramanlarından birisiydi. Bu süreçte kadim dostu Demirel'le yolunu ayırmakta biran bile tereddüt etmedi. Vaktiyle Demirel'in danışmanlarından olmasına rağmen hakikati Demirel'in dostluğundan yeğ tutmuştur. Hakikatşinas dilinden dolayı merhum Erbakan Hoca da kendisini bizzat telefonla arayarak tebrik ve teşekkür etmiştir. Önemli olan yalnızken hakka ve haklıya arka çıkmak ve müzaheret etmektir. Mustafa Başoğlu da hak ve hakikatin yalnız kaldığı ve gücün tek ölçü haline geldiği günlerde zalim sultan karşısında hakikati haykıran kahramanlardan birisi olmuştur. Rahmetli Mustafa Başoğlu ile birlikte aynı gazetede köşe yazarlığı yaptık. Dolayısıyla kalem dostuyduk. Onun ötesinde yine Yeni Asya gazetesinin organize etmiş olduğu birçok etkinlik ve konferansa katıldık. Hakkı üstün tuttuğu gibi kitleleri de coşturmasını bilirdi. Temsil ettiği sendikayı milli ve manevi davaların ve değerlerin savunma minberi haline getirmişti. Bildiği doğruları savunmaktan hiç şaşmadı. Mekanı cennet olsun!
Şu fani dünyada kaybettiğimiz dostlar kervanına bir yenisi daha katıldı. Yeni yolcu ettiğimiz bu dost İbrahim Subaşı'dan başkası değil. Kitap kurtlarından ve dostlarından birisiydi. Yeni ve eski Beyaz Saray'da en fazla uğradığım yayıncılardan ve dostlardan birisi de İbrahim amca idi. Tam bir ilim aşıkıydı. Eski İstanbul'daki ilim çevreleriyle ilgili hatıratını dinlemeye de doyum olmazdı. En hoş yanlarından birisi de nüktedanlığı idi. Nüktedanlığını bazen hicve bozardı. En kızdığı şey yarım mollaların bilgiçlik taslamalarıydı. Onları bozmaktan büyük zevk alırdı. Özellikle onlarla karşılaştığında belagat ilminin ince meselelerinden birisini açar ve bilgiç mollanın mütalaasını bekler ve mollanın sesi sedası kesildiğinde onu susturmuş ve bir de ders vermiş olurdu. Ufuk açıcı değerlendirmelerde bulunurdu. Kitabevinde zaman zaman kıymetli dostlarla da karşılaşırdık. Bir defasına mekanında Ali Nar Hoca ile karşılaştık bana 'sen de bu mekanlara uğrar mıydın?' diye sordu ve İbrahim Subaşı Hoca hüsnü tezkiyede bulundu ve benim kitap düşkünü olduğuma tanıklık etti. Aslında Ali Nar Hocanın söylemek istediği isimleri parlayan insanların zamanla ve memülün hilafına ilmi yönlerinin sönmesiydi. Kariyer ve şöhret büyüdükçe bazıları kitaba deftere veda ediyor. Lakin Arapların deyimiyle 'tamim, tabsittir' yani genelleme basitleştirmedir. Elbette kariyeri elde ettikten sonra da ilim yolundan dönmeyen, şaşmayan ve bilgiçlik yerine beşikten mezara kadar öğrenmeye devam eden zevat çoktur. Son yıllarda yayınevine veda etme durumunda kaldı. Vaziyeti komşusu diğer kitapçılardan öğrendim. Artık kendisini taşıyamaz olmuş ve unutkanlık arız olmuyordu. Bozuntuya vermese de gelenleri tanıyamıyordu ve belki son sıralarda istifini bozmasa da beni de tanıyamıyor olabilirdi. Oğlu Hüsrev Bey babalarının çalışmasından ziyade hayata tutunması için Beyaz Saray'a gelip gitmesine göz yumuyorlardı.
İbrahim Subaşı, 1926'da Tokat'ın Niksar ilçesinde dünyaya gelmiştir. İslami ilimleri kendi beldesinde Dursun Gümen hocadan aldıktan sonra 1953 yılında İstanbul'a gelen Subaşı, zamanın din alimlerinden Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Haki Efendi, Ermenekli Saffet Efendi ve Abdurrahman Güzelyazıcı'dan uzun yıllar ilim öğrendi. Hüsrev Subaşı, babasının emekli olduktan sonra da tek aşkının kitap olduğunu, eşinin adına açtığı Dersaadet Kitabevi'nde değişik mesleklerden gelen talebelerine İslami ilimleri öğretmeye çalıştığını hatırlattı. Kitabevinin çeşitli fakültelerde araştırma yapanların uğrak yeri olduğunu, gelenlerin bir kaynağı sormak istedikleri zaman babasından mutlaka bir cevap aldıklarını kaydeden Hüsrev Subaşı, babasının pek çok bilinmeyen yazma eserin çevirisini yaptığını da kaydetti.
İmkan bulsa o yaşına rağmen arkadaşlarıyla ilmi eserler mütalaa etmekten geri durmazdı. Allah rahmet etsin ve yerlerini hayru'l haleflerle ikame etsin ve doldursun. Ölüm onlar için lakin hayat ise onlarla dolu ve güzeldi...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



