Çine İmam Hatip Lisesi'ne 1976-77 eğitim-öğretim yılında kaydoldum. Okulun ilk talebelerinden ve ilk mezunlarındanım. İlk sene iki sınıf halinde ve yaklaşık altmış öğrenci ile başlayan yedi yıllık eğitim sürecinin sonucunda yirmi üç kişi mezun olduk. Diğer arkadaşlara ne mi oldu? Birkaç kişi okulu ekonomik vb. sebeplerle terk etti; yarısından fazlası da hocalarımızın yersiz sertlikleri, zorlaştırmaları, kendilerinden ve derslerden nefret ettirmeleri sebebiyle okuldan ayrıldı. Bu arkadaşların arasından başka liselerden mezun olanlar da çıktı, Lise 2, Lise 3'ten (altıncı sınıf) okulu bırakanlar da. Öğrencilere yersiz sertlik gösteren, eğitim-öğretim sürecini zorlaştıran, dolayısıyla okuldan ve camiadan soğutan hocalarımız genellikle meslek dersleri hocalarımızdı. Şimdi bazıları emekli oldu bu hocaların bazıları Diyanet İşleri'ne geçti. Kimseyi incitmek istemediğimden isimlerini zikretmiyorum. Meslek dersi hocalarının iyi niyetlerinden elbette şüphem yok. Bizim iyi yetişmemiz, okulun adının iyi duyulması idi bütün gayeleri. Ama iyi niyet yetmedi, ona eşlik etmesi gereken sabır, gayret, destek ve diğer kolaylaştırıcı usuller göz ardı edildiği için istenen netice alınamadığı gibi birçok insan zayi edildi. Biz ilk dönem öğrencileri arasında Kur'an Kursu geçmişi olan ve hafızlık yapanlar vardı ve bu öğrencilerin hutbe okuma ve vaaz gibi etkinlikleri sayesinde okula rağbet o kadar arttı ki ikinci, üçüncü sene sınıflar ve öğretmen yeterli olmadığından öğrenciler sınavla alındı. Sadece bizim köyden yirmi beş, otuz öğrenci geldi. Şimdi hem köyümüzden hem diğer yerleşim merkezlerinden okulumuza koşup gelen ama mezun olamayan, okuldan ayrılmak zorunda bırakılan ve hocaların yanlış tutumlarına muhatap olan arkadaşları görüyorum da içim cız ediyor. Birçoğu Kur'an okumayı unutmuş, edindiği alışkanlıklar İslam ahlakının dışında. Halbuki bu arkadaşlara meslek dersleri başta olmak üzere diğer alanlarda da biraz hoşgörü, biraz anlayış gösterilebilseydi şimdi bu insanlar en azından camilerimizin görevlisi idi, namazında-niyazında, daha derli toplu bir hayat yaşayan insanlar olacaktı. Neden böyle diyorum. Çünkü bizim dönemde ve bizden hemen sonra mezun olan arkadaşların bilgi ve mesleki yeterlilik olarak en zayıfları, şimdi ilçemizde ve köylerimizde imam-hatip, müezzin olarak görev yapıyor. Hizmet içi kurslarla, kendilerini mesleklerine göre yeniden gözden geçirmekle en zayıflarımızın geldiği bu seviyeye bakarak yanıyorum ben de. Çünkü onlar kadar ve onlardan daha iyileri lise 3 veya lise 4'ten terk etti okulu. Sebebini yukarıda söyledim.
Şimdi buna benzer bir savrulmayı hafızların da yaşadığını duydum yakın çevremden ve içim gene cız etti. Efendim, mesele şu: Anadolu'nun değişik yerlerinde hafızlık yapan gençlerimiz var. 28 Şubat sürecinin budadığı yerlerden zoraki biten, her şeye rağmen bu kutsal ve saygın makamın sahibi olmak isteyen gençlerimiz üç, dört hatta beş yıl Kur'an Kursunda hafızlık yapıyor. Hocaları tekrar tekrar dinliyor bu öğrencileri. Mukabelelerde, hatimle kılınan teravihlerde deniyorlar; emin olunca da Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hafızlık belgesini almak için Ankara'da veya gösterilen yerlerde imtihana giriyorlar. Bir komisyon önüne çıkıyor öğrenci. Karşısındaki kişiler; uzman, hafızlıkta derece almış, televizyonlara çıkmış, Mushafları inceleme kurulu üyesi vs. Böyle kartviziti olan bir komisyonun önünde taşradan gelen hafız şaşırmaz mı, bildiğini, ezberlediğini karıştırmaz mı, unutmaz mı? Hepsi olabilir. Gerçekten hafız ama bir heyecan, telaş, korku ile bildiğini okuyamıyor talebe. Beş yıllık emek yarım saat, bilemediniz bir saat içinde ölçülmeye çalışılıyor. Tıpkı ÖSS öğrencilerinin hayatını belirleyen üç buçuk saatlik sınav gibi. Bu talebelerin hocaları, arkadaşları, anne-babaları ve diğer dost ve tanıdıkları da benzer duyguları yaşıyor, onların karşısındaki hafızların durumları ise bambaşka. Hocalardan biri dedi ki, "Geçen yıl ... vilayetinden hafızlık belgesi sınavına giren on beş-yirmi talebeden hiçbiri belge alamadı, hafızlar moralmen çöktü, hocalar bitik, bazıları kursu terk etti, bazıları camiayı... Aşk, şevk kalmadı."
Komisyon üyesi hocalar sanki kendileri bu aşamalardan geçmemiş gibi. Sanki kendileri ha deyince her sayfayı yanlışsız okuyabileceklermiş gibi. Defalarca şahit oldum. Hatimle teravih kıldıran hocalar gündüz mukabele okuyor, yıllardır aynı işi yapıyor ama gene de mukabele veya namaz esnasında hatırlama zorluğu çekiyor, sureden sureye geçebiliyor. Bu böyle iken komisyon üyelerinin talebeleri bu kadar zorlamalarının bir mantığı yok. Bu talebelere ikinci, üçüncü hatta dördüncü bir hak verilmeli, ayrı ayrı günlerde imtihana alınma hakkı tanınmalıdır. Çünkü bu bir yarışma değil, bir belge alma, bir tescil işi. 28 Şubat sürecinin baltaladığı hafızlık müessesi bir de içerden, gereksiz titizlik göstererek baltalanmamalı, kişilerin morali, motivasyonu bozulmamalı. Bu talebeler öyle kolayca tamamlamadı bu hafızlığı. Ne sertlikler, ne şiddetler gördüler, ne mahrumiyetler yaşadılar. Şair, "Bir dokun bin ah işit kâse-i fağfurdan." demiş. Bu bahsi açmayalım şimdi. Biz, Teşkilat Kanuna kavuşan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın cami görevlileri arasında hafızlığı teşvik etmesi, hafız olanların özlük haklarında, maaşlarında, teşkilat içinde yükselmede vs. ayrıcalık tanıması gerektiğini düşünürken; eldeki kişilerin de zayi edilmesini bir türlü kabul edemiyoruz. Yazıktır, günahtır. Hem emeğe hem insanlara. Kimse hafızlara ÖSS öğrencisi muamelesi yapmasın ve bu meseleye bir çare bulunsun, diyeceğimiz budur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



