Rabbimize sonsuz hamd ve senalar olsun ki, artık dünyanın hangi köşesine gidersek gidelim bir Müslüman’a rastlamak mümkün ve bu Müslümanlar bugünlerde dünyanın her bir köşesinde, unuttuklarımızı hatırlatmak, nefsimizi terbiye etmek adına bahşedilen, kutlu ayı idrak ediyorlar.
Müslümanların Ramazan’ı idrak ettikleri coğrafyalardan biride, birçok şehri İstanbul’dan evvel Osmanlı olan, Balkanlar. Bu durumun fazlasıyla farkında olan Cansuyu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği de, Ramazan vesilesi ile Balkanlara büyük bir yardım ve iftar kampanyası başlattı. Bizlere de bu hayır yarışına yardımcı olmak düştü. Yaklaşık on gün boyunca Bulgaristan, Makedonya, Kosovalı kardeşlerimizle birlikte sufüre (sahura) kalktık, birlikte iftar ettik.
Balkanlarda bulunmamız anılarımızı ve tarihimizi yeniden hatırlamak, hafızamızı tazelemek adına gerekli ve önemliydi. Bu gereklilik ve önemi Aliya İzzetbegoviç’in “Hatırlama ilerlemiş medeni haklar ile geri kalmış ilkel halkları birbirinden ayıran ölçüttür. Medeni halkların anıları vardır. Önemli olaylarını hatırlayan halklar tarih dediğimiz şeye sahip olurlar” sözleri çok net ifade etmektedir.
Aklımızın yaşı, hafızamızda saklı tutabildiğimiz anılarımızın yaşıdır. Anılarımız ne kadar fazlaysa, aklımızda o kadar fazladır. Bu sebeple, anılarımızı bakımlı tutmalı ve her türlü tehlikeyi göze alınıp savunmalıyız. Ne kadar sağlıklı bir geleceğe sahip olabileceğimiz, geçmişimizi/anılarımızı ne kadar iyi muhafaza ettiğimizle alakalıdır. Geleceğini kurmak isteyen, geçmişinin tahrip edilmesine mani olmalıdır.
Bizden hep başkalarının hikâyelerini anlamamızı bekliyorlar. Ancak, unuttukları bir şey var ki, başkalarının hikâyelerini anlayabilmenin yolu ancak ve ancak kendi hikâye ve destanlarımızı bilmemize, hikâye ve destanlarımızı hatırlamamıza bağlıdır. Bir milletin hikâyelerini, masallarını ve destanlarını muhafaza ederek, geleceğe taşıyabilmesinin yegâne yolu ise dili ve dinini muhafaza etmesine bağlıdır.
Bu toprakların mensupları geleceğe dair rüyalarından vazgeçtiklerinden beri, geçmişe ait hikâyeleri, masalları ve destanlarıyla bağlantılarını da kopardılar. Ne geçmişe ait anılarını hatırlıyorlar ne de geleceğe yönelik umutları var. Başkalarının tarihleriyle kendilerini tanımlıyor ve tanıtıyorlar. Başkalarının tarih okumalarını üslenmek, başkalarının geleceğinin imarına talip olmaktır. Ne yazık ki, inşa ettikleri bu gelecekte hiçbir yerleri olmayacaktır. Tarihin çöplüğünden başka...
Kalkandelen’deki Alaca Camii, Priştina’daki Sultan Murat Türbesi, Travnik’teki Elçi İbrahim Paşa Medresesi, Gostivar’daki Kuleli Camii ve Tarihi kule, Poçitel’deki Şişman İbrahim Paşa Camii, Prizren’deki Taş Köprü, Mostar’daki Mostar (Eski) Köprü tüm heybet ve ihtişamı ile ayakta kalmaya çalışırken, bizler Balkanlardaki hatıralarımızı ve anılarımı bir kalemde silemeyiz/silmemeliyiz. Tarihin her döneminde, güneyimizdeki coğrafya ile birlikte üzerinde en çok hesap yapılan, en çok kan dökülen topraklardan biri olan Balkanların hafızamızda bir yeri olmalı. Balkanlara dair bir niyetimiz olmalı...
Kosova, kanlı ova...
Kosova, bir devrin başlangıcıdır. Osmanlı’nın Osmanlı olmasında çok şeydir. İki milyondan fazla insanın yaşadığı ve hâlâ uluslararası barış gücü tarafından yönetilen, nüfusunun yüzde 99 gibi büyük bir çoğunluğu Müslüman Arnavutlardan oluşan geniş bir coğrafyanın adıdır Kosova.
1389’da başlayan Balkanlardaki Osmanlı varlığı 1912’lere kadar devam etmiş, geçen beş asırdan uzun zaman dilimi, Arnavut ve Boşnak unsurlarla Osmanlı’yı ayrılmaz bir bütün haline getirmiştir. Devlete verilen onlarca Boşnak ve Arnavut veziriazam bunun önemli bir kanıtıdır.
Kosova’nın en eski sakinleri olan Arnavutlar, yurtlarının stratejik değeri nedeniyle olsa gerek Balkanlardaki uzun maceralarında hep büyük güçlerin topraklarının bir parçası olarak kaldılar. Bu uzun tarih çizgisi boyunca Osmanlı’nın Kosova, İşkodra, Yanya ve Manastır vilayetlerine yayılan Arnavut nüfus, İslam’la şereflendikleri bu dönemde aynı zamanda en müreffeh günlerini yaşadılar. Osmanlının Müslüman milletinin parçalarından biri olarak devletin Balkanlardaki istikrar göstergesi oldular. Bu durum bugün de devam etmekte ve Bosna-Hersek, Arnavutluk ve Kosova büyük ölçüde Türkiye’nin Balkanlardaki istikrar tablosunu oluşturmaktadır.
Kosova’nın sahip olduğu iki milyonu aşkın nüfusun yüzde 52’si on sekiz yaş ve altında olduğundan dolayı, geleceğe yönelik olarak Avrupa’daki İslam nüfusu açısından önemli bir yer olduğu kadar, batı için de önemli bir ‘tehdit’ durumunda. Bunun fazlasıyla farkında olan batı dünyanın her yerinde olduğu gibi Kosova’daki Müslüman gençlik üzerinde büyük ahlaki tahribatlar yapmaya çalışıyor. Kosova’daki gençleri bekleyen ekonomik, siyasi ve kültürel bir yığın tehlike mevcut.
Sırpların Kosova’da yaptıkları işgal ve tecavüzlerin baş teşvikçisi ve ‘Ordo ab chao / Kaostan kaynaklanan düzenin’ bir numaralı uygulayıcısı olan ABD ve Bill Clinton, kendi oluşturdukları teröre ‘dur diyen kahraman’ gibi kabul ediliyor. Ancak bu hiçte anormal değil. Çünkü madde boşluk kabul etmiyor. Sizin bulunmadığınız yerde mutlaka birileri bulunuyor ve bugün Kosova kurtarıcılarından kurtulmaya çalışıyor. Başta dış politika, ekonomi ve savunma gibi alanlar olmak üzere Kosova’nın devlet organlarının henüz kendi başlarına bir irade gösteremiyor olmaları. Zira alınan hemen bütün kararların UNMIK tarafından onanması şart. UNMIK askerlerinin yönetimindeki Kosova’da doğan her çocuk UNMIK vatandaşı oluyor, UNMIK nüfus cüzdanı ve pasaportu alıyor. Ayrıca Kosova hâlâ 1244 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararınca Sırbistan-Karadağ’ın bir parçası olarak görünüyor. Kosovalılar ise, “Sırplarla bir daha asla” diyorlar. O kadar ki, mihmandarlarımız Kosovalıların araçta dinlediğimiz Boşnak şarkıcı Dino Merlin’e tepki gösterebileceklerini hatırlatıyor bize.
Kendisi de baba tarafından Arnavut asıllı, Prizrenli olan Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Kosova’yı, Kosova şiirinde bakın nasıl anlatıyor:
Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova
Sen misin yoksa hayalin mi vefasız Kosova
Hani binlerce mefahirdi senin her adımın
Hani sinende yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın
Hani asker, hani kalbinde yatan şah-ı şehid
Söyle Meşhed öpeyim secde edip toprağını
Yok mudur Murad’ın sende iki üç damla kanı
Milli şairimizin kanlı ova diye adlandırdığı Kosova’nın iki önemli şehri var: Priştina ve Prizren. Ancak bu iki şehir arasında Prizren’in yeri ise bir başka. Prizren, evleriyle, camileriyle, taş köprüsüyle, ırmağıyla tablo gibi bir şehir.
Priştina
Kosova’da ziyaret edilmesi gereken yerlerin en başında, bugün üzerinde tarım yapılan geniş arazisinin ortasında tek bir yapı olarak duran, I. Murat’ın (Hüdavendigar) türbesi yer alıyor. Eğer, Kosova Savaşının yapıldığı yemyeşil ovadan geçerek ulaşacağınız, I. Murat’ın (Hüdavendigar) türbesi başında okuduğunuz fatiha sizi etkilemiyorsa; gözünüzden birkaç damla yaş gelmiyor ve derin bir sessizlik çökmüyorsa üzerinize, hiç boşa zaman kaybetmeyin ve geldiğiniz yere hemen geri dönün. Türbenin çıkışında türbenin bakımıyla ilgilenen aileyle birkaç satır sohbet etmeyi de ihmal etmek gerek. İstanbul’dan gelen bir selam, sizin için olmasa bile, onlar için çok önemli.
Priştina için, Prizren’de olduğu gibi, bir şehir kültüründen ve medeniyetinden söz etmek mümkün değil. Ancak, bugün de Kosova’nın başkentliğini yapan Priştina, Osmanlıların Balkanlara yerleşmesini sağlayan I. Kosova Savaşı’ndan itibaren Kosova için hep önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Tanzimat ve Islahat fermanlarının ilanından sonra, merkezi Sofya olmak üzere Niş ve Priştina’yı da içine alan Kosova Vilayeti kurulmuştu. Yine, 1877–1878 Osmanlı-Rus savaşından sonra, vilayet merkezi Priştina’ya taşınmıştı. Kosova vilayetinin ilk salnamesine göre, bu vilayet 1879’da Priştina, Üsküp, Prizren, Yenipazar ve Debre sancaklarını içine alıyordu. Daha sonraki idari bölünmeye göre ise Kosova; Üsküp, Priştina, Seniçe (senitsa), İpek, Yaşlıca ve Prizren olmak üzere 6 sancağa ayrılmıştı. Görüldüğü gibi Priştina’sız bir Kosova tarihi düşünmek mümkün değil.
Yemyeşil dağ yolları arasından kıvrılarak geçip, Priştina’ya ulaştığımızda bizi savaş sonrasında dahi kendilerinden bir haber alınamayan kayıp Arnavutların fotoğrafları karşılıyor. Şehrin caddelerinde kayıp Arnavutların resimleri asılmış. Hala binlerce Arnavut kayıp.
Priştina’nın bugün resmiyette bir başkent özelliği bulunmamaktadır. Ancak Priştina yine de Kosova bölgesinin bir merkezi durumundadır. Halk bu şehri bir merkez olarak tanıdığı gibi, devletin bölgeyle ilgili önemli daireleri, askeri merkezleri ve eğitim kurumları bu şehirde bulunmaktadır. Priştina’nın nüfusu yüz bin civarındadır. Başkent Priştina birbirinden çok farklı özelliklere sahip iki bölümden oluşmaktadır. Sırpların oturduğu yeni bölgesinde modern hizmetlerle donatılmış ve çok katlı apartmanların bulunduğu siteler dikkati çekerken, Müslümanların yoğun olduğu kesimde genellikle bir veya iki katlı eski binalar ya da yeni gecekondular dikkati çeker. Bu kesim altyapı hizmetlerinden de mahrumdur.
İşsizlik yüzünden başkent Priştina’nın parklarını, cami bahçelerini boş dolaşan insanlar doldurur. İşsizlik doğal olarak beraberinde fakirliği getirmektedir. İşsizler ordusunu oluşturanlar sadece vasıfsız elemanlar değildir. Çok sayıda üniversite mezunu da, Sırp yönetiminin maksatlı uygulamaları yüzünden iş bulamamakta, iş bulabilenlerin birçoğu da daha sonra işten atılarak işsizler ordusuna dahil edilmektedir. Bundan dolayı Müslümanlar arasında fakirlik oranı yüksek, gelir düzeyi düşüktür. Ancak Sırp yönetimi bu konudaki gerçek bilgileri ve istatistikleri açıklamaktan kaçınmaktadır.
Priştina’nın ne tarafına dönseniz İslam medeniyetinin kokusunu alıyor, İslam tarihinin izlerini görüyorsunuz. Adım başı camiyle karşılaşıyorsunuz. Ama ne yazık ki, Sırplar bu camileri sahipsizliğe terk edip, Müslümanların sahip çıkmalarına da fırsat vermediklerinden çoğunun tamire ve bakıma ihtiyacı var. Priştina’nın bütün köyleri de, İslam medeniyetinin izlerini taşıyor. Hemen hemen her köyde cami var. Priştina’nın tam merkezinde bulunan ve Fatih Sultan Mehmet’in yadigârı Fatih Camii ve Hasan Ağa Camii bunlardan sadece ikisi. Gençler camileri vakit namazlarında bile dolduruyor. Hele Cuma namazlarında kalabalık cami bahçesini de aşıp sokaklara taşıyor. Bizde cami tıklım tıklım dolu olduğu için birçok kişi gibi namazı caminin dışında, bahçede kılmak zorunda kaldık. Tito zamanında dine karşı yoğun savaşına ve Tito sonrasında ise batının tüm ahlaki tahribat uğraşlarına rağmen, elhamdülillah insanların akın akın İslami hayata koştukları hissediliyor.
Namaz sonrasında görüştüğümüz Priştina’lılar Sırp yönetiminin son zamanlarda 50–60 bin civarında Arnavut’u işten çıkardıklarını ve işten çıkarılanlar arasında üniversite hocaları ve doktorlarında olduğunu söylüyorlar. Sırp yönetimi işten çıkarılan Arnavutların yerine Kosova’ya dışarıdan getirtilen Sırpları yerleştirmişler. Arnavutlar hastanelere gittiklerinde en temel insani hakları olan sağlık hizmetinden de mahrum bırakılmışlar. Çok sayıda kişi tutuklanmış ve birçoklarına da işkence yapılmış.
Arnavutça eğitim veren okullar daha o zamandan kapatılmıştı. Örneğin Tıp Fakültesi’nin bir Sırpça bir de Arnavutça eğitim veren bölümü varken, Arnavutça eğitim veren bölümü kapatılmış ve öğrenciler kapıya atılmış. Arnavutlar nüfusun yüzde 90’a yakınını oluşturdukları halde fakültelere bir Arnavut öğrenciye karşılık bir Sırp öğrenci alınmış.
Bütün bunları duydukça, asırlarca bölgede adaletin timsali olarak bulunan Osmanlı’yı hayırla ve özlemle yâd etmemek elde değil.
Ancak yinede her şeye rağmen ümitliyiz. Çünkü tüm Kosova ziyaretimiz esnasında kendimizi evimizde gibi hissettiren Süleyman Çerkezi’nin Genel Başkanı olduğu Adalet Partisi, ismiyle müsemma bir şekilde bölgeye yeniden adaleti, huzuru ve kalkınmayı getirmek için mücadele ediyor. Kendisiyle Kosova’nın sorunları ve geleceği üzerine konuşma imkanı da bulduğumuz Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Çerkezi Kosova’nın UNMIK askerlerinin yönetiminde olmasından dolayı, gençlerin Amerika ve batı özentisiyle karşı karşıya olduklarını üzülerek gözlemlediklerini söyledi. Kosova’nın çok genç bir nüfusa sahip olduğunu ve bu genç nüfusun maneviyat üzerine yetiştirilmesi gerektiğini, kendilerinin de bunun mücadelesini verdiklerini söyleyen Çerkezi, gelecek yıl yapılacak seçimlerden başarıyla çıkmaları halinde ilk hedeflerinin Kosova’nın tam bağımsız bir devlet olmasını sağlamak olduğunu ifade etti.
Bugün mecliste bir vekil ile temsil ediliyor olsa da, zaman Adalet Partisinden yana işliyor. Priştina sokaklarında dolaşırken uğradığımız dükkânlarda Adalet Partisine temayülün başlamış olduğunu gözlemledik. Umarız Adalet Partisi en kısa zamanda iktidara gelmesiyle Kosova çoktan hak ettiği huzur dolu, tam bağımsız günlere de erişecektir.
Osmanlı’dan bugüne fısıldanan selam: Prizren
İki yüz bin civarındaki nüfusuyla Kosova’nın ikinci en büyük şehri olan Prizren, tarihi olduğu kadar ‘diri’ bir şehir. Prizren, her adım başı karşınıza çıkan camileri, tarihi yapıları ve Bistriça ırmağının üzerini bir gerdanlık gibi süsleyen Taş köprüsüyle Osmanlı’dan bugüne fısıldanan bir selam sanki.
Prizren şehri, Şar dağının eteklerinde kurulmuş ve üç taraftan dağlarla çevrilidir. Batı kısmına Paştrik ve Koritnik dağları yaslanmış. Prizren’e hangi taftan yaklaşırsanız yaklaşın uzaktan gözünüze ilk çarpan şey şehrin kalesi olacaktır. Kale imar edildiği yüksekçe tepeden Prizren’i devamlı göz önünde bulunduruyor. Şehre yaklaştıkça ince ve zarif minareler de daha fazla dikkati çekiyor. Biraz daha ilerde Müslüman mezarlıkları karşılıyor ve daha şehre girerken hiç unutulmaması gerekeni hatırlatıyor misafirlerine.
İmar faaliyetleri için ruhsata gerek olmamasından dolayı yeni yapıların meydan getirdiği dağınıklık bile, Prizren’in tılsımını bozamamış. Aksine, Bistriça ırmağından Şadırvan semti denilen Sinan Paşa Camii”ne doğru yaklaştıkça şehrin tılsımı daha da artıyor. Bu tılsım o kadar etkili ki, Sinan Paşa Camii’nin bulunduğu sokak Prizren’li gençlerin en çok rağbet ettiği, en hareketli mekânlarından biri durumunda.
Kosova’nın birçok yerinde olduğu gibi, Prizren sokaklarında dolaşırken mutlaka Türkçe konuşan birileriyle; Türk bir berber ya da kasapla karşılaşabilirsiniz. Camileriyle (Sinan Paşa ve Bayraklı), taş köprüsüyle, hamamıyla (Mehmet Paşa), tekkeleriyle (Sadi ve Halveti gibi), türbeleri, mahalle isimleriyle (Terzi mahallesi, Atık mahalle, Bajdarhana, Hoça mahalle, Muhacir mahallesi, Kaçanik mahallesi gibi) tam bir Osmanlı şehri olan Prizren, İstanbul ile kilometreleri aşan bir yakınlığa sahip. Priştina’da olduğu gibi Prizren’de de gözünüze çarpan çanak antenlerin Türk uydularına dönük olması, kalbin zahire yansımasından başka bir şey değil aslında.
Çarşılar, Arasta Çarşısı, Tereke pazarı, Saraçhane, Demirciler, Tüfekçiler, Tütüncüler, Kasaplar, Kuyumcular, Terziler çarşısı gibi, esnafın uğraştığı zanaatlarla anılıyor. Prizren’deki Sinan Paşa, Emin Paşa, Gazi Mehmed Paşa, Suzi gibi camilerdeki hatlar, süslemeler, renkli camlar, taş ve ahşap işleri Osmanlı mimari ve sanatının bu kentteki en muhteşem örnekleridir. Bu eserlerdeki iç mekânın bütün inceliklerini ayniyle yansıtan dış görünüşte üstün mimari zekânın bir ürünüdür.
Prizren caddeleri ve evleriyle de görülmeye değer bir şehir. Prizren’in caddeleri genellikle eğri olup çok sayıda çıkmazlara ve kör sokaklara ayrılıyor. Evlerin etrafı ise genellikle yüksekliği 3–4 metre olan duvarlarla çevrili. Bu duvarlar hem evin güvenliğini, hem de ev içinde olup bitenleri saklamaya yarıyor. Eve iki kanadı ağaçtan yapılı ve demir pullarla kuvvetlendirilmiş kapıdan giriliyor, avludan geçtikten sonra, beyaz ve yuvarlak taşlarla döşeli ince uzun bir yol üzerinde evin hayat denilen kısmına geliniyor. Taşlık yol her zaman yıkanıp temiz tutuluyor ve viran görünüm oluşmasın diye, ot bitmemesine gayret ediliyor
Avlu geniş ve uzun olup iki yanına çiçekler ekilmiştir. Yan bahçenin bir bölümünde sebze ekilirken, diğer bölümünde ise her çeşit meyve ağaçları bulunmakta. Her evin bahçesindeki kaçınılmaz meyve ağacı ise dut ağacıdır. Çünkü Prizren kadınları ipek böceği yetiştirir ve ipek, bürümcük bükerek, bez dokuyarak ailesine katkıda bulunurmuş.
Prizren, aynı zamanda Osmanlıların, “şairler yuvası” olarak adlandırdıkları bir yerleşim yeri. Suzi ve kardeşi Nehari, Sucudi, Aşık Çelebi, Sa’yi, Şem-i, Behari, Mehmet Tahir, Hacı Ömer Lütfü gibi bugün bile adları bilinen bir çok şair burada doğmuş, yaşamış ya da ölmüştür.
Akıncılar sayesinde her geçen gün daha çok Osmanlılaşan şehir, Ekim 1912’de Balkan harbiyle Sırpların eline geçmiştir. Halk Prizren’in kaybedilmesine o kadar üzülmüştür ki, bu durum halk türkülerine kadar konu olmuştur. İşte o türkülerden birinin sözleri: “Prizren’in ahalisi oldu acami / Topsuz, tüfeksiz verdiler vatani / Bajdarhana’da astılar teslim bayrağıni / Süngülerle sokaklarda varoş rayası / Sultan Reşat pederimiz sen bizi kurtar / Ağlarız Prizren’i onu vatan bilmişiz.”
Priştina’da olduğu gibi Prizren sokaklarında da, keçe külahlı Arnavut Müslümanlarla sık sık karşılaşabilirsiniz. Tıpkı benim gibi sizde koyun yününden imal edilen bu festen alabilir hatta başınıza takabilirsiniz ama Kosova’dan Makedonya sınırına geldiğinizde bu külahları çantanıza koymanızda fayda var. Çünkü Ortodoks Makedonlar bu fesi pek sevmiyorlar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



