Asıl adı Mehmet. Ehl-i sünnete uygun bembeyaz sakalı ve başındaki turuncuyla beyazın karışımından kavisler yaparak kıvrılmış görkemli sarığıyla 'büyük çınarımızdı'. Tekerek gözlerinden 'peygamber özlemi hüznü' yayılarak bakardı. Maraş işi şalvarı ve belindeki kuşağıyla bir dizini kırar öbür dizini dik tutarak otururdu. Omuzları geniş, kolları kaslı, parmakları uzun ve kalındı; abdest alırken pazıları şişerdi. Geniş alnındaki iki kemik öne doğru çıkık; yılların manevi yükünden alnı kırış kırıştı. Sesi çok güzeldi; ahenkli ve tane tane konuşurdu. Maraş yemenisi giyerdi. Bastonla, kameti hafif eğik yürürdü. Orta boylu, buğday tenliydi. Ömrü boyunca yediği yemeklerde tereyağı veya zeytinyağı kullanılmıştı. Genç imamlığının kısa bir dönemi hariç ağzına tütün ve tütün mamulleri koymamıştı. Bir yanıyla büyük halk şairimiz Karacaoğlan, öbür yanıyla güldürürken düşündüren nüktedanımız Nasreddin Hoca, bir diğer tarafıyla koca hikâyecimiz Dede Korkut'tu. Osmanlı toplumu kültürünün ilmi ve Asr-ı saadet irfanına yaşayışıyla vâkıftı. Osmanlının ilim ve irfanda görkemli olduğu zamanlardan Cumhuriyet dönemine kalmış bin yaşında bir aksakaldı.
1874 yılında Halep sancağına bağlı Maraş'ın Karadere köyünde doğmuş; her güne dua okumadan kalkmayan, mutfaktaki bulgur çuvalının dahi ağzını açıp kapatırken Bismillah çeken bir anneden; maddiyata değil berekete inanmış bir babanın oğlu olarak. Dokuz kardeşin yedincisi. Aslen, ataları Türkistan'dan Maraş'ın Andırın nahiyesine gelmiş bir aileden.
Osmanlı Devleti'nin en kesif günleridir. Batı eğitim tarzının Osmanlı toplumuna şiddetli bir şekilde uygulanmaya çalışıldığı zamanlar... Medresede okur. Maraş ve çevresindeki âlimlerden Kur'an ilmi tahsil eder. Kanadıkırık Mehmet Efendi'den icazet alır. Karadere köyüne (doğduğu köye) genç bir imam olarak tayin edilir.
Birinci Dünya Savaşı başlar. Osmanlı Devleti seferberlik ilan etmiştir. İmamlık yaptığı köyde erkekler savaşa gider; Hafız Hoca da gitmek istemesine rağmen "ölülerimizin cenaze namazını kıldırmak için senin burada olman gerek; hem senin üç ağabeyin savaşa gitti" denilerek 'gönderilmez'. Köyün birçok erkeği savaştan geri dönmemiş; kimi esir düşmüş kimi de ölmüştür. Ağabeyinin biri de Yemen'den geri gelmez. Esir mi düştü, öldü mü, bilinmez... Ailenin yüreği yanar. Din ve namus günüdür deyip teselli bulmaya çalışırlar. O günlerden sonra Yemen Türküsü ailenin "yaşı eren" fertlerinin dillerine korlanmış köz gibi düşer: "Havada bulut yok bu ne dumandır / Mahlede ölüm yok bu ne şivandır / Şu Yemen elleri ne de yamandır / Ano Yemen'dir gülü çemendir / Giden gelmiyor acep nedendir..." (Ben bu yüzden Yemen Türküsü'nü her dinlediğimde veya söylediğimde ağlarım...)
Bilindiği gibi Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'nda hükmen yenilmiş; İtilaf Devletleri Anadolu'yu kendi aralarında gizlice 'paylaşmıştır'. Bu 'paylaşım' gereği Maraş'ı önce İngilizler sonra da Ermenilerle birlikte Fransızlar işgal etmiştir. Maraş sokaklarında her gün bir çatışma yaşanır. Hafız Hoca dini, namusu ve vatanı için çatışan Müslüman gençlere Kur'an dersi verir. Maraş'ta savaş bitene kadar hergün bir evde 'hatim indirilir'. Tarihî gerçek; Maraş, Maraşlıların iman gücüyle; gözü kara kahramanca savaşmasıyla 'kurtulmuştur'.
1923'te Cumhuriyet ilan edilmesi dolayısıyla her ferdin kendi şehrinde askerlik yapması kararlaştırılmıştır. Hafız Hoca bu sebepten 1923'te kendi şehrinde (Maraş'ta) tam 49 yaşında iken askerlik yapar.
Osmanlı Devleti yıkılmış, yeni bir devlet (Türkiye) kurulmuştur. İşte yeni devlet kurulduktan sonra Hafız Hoca'nın başına gelmeyen kalmaz. İlkönce yeni devletin 'memurları' eski devletin imamının resmi imamlığını iptal eder. İmam resmen imam değildir artık. Ama imamlık yaptığı köylerin (Maraş'ın birçok köyünde Kur'an dersi vermiştir) ileri gelenleri toplanır; "hocam çocuklarımıza dinimizi öğret, ezanımızı oku, namazımızı kıldır, biz senin maişetini karşılarız" derler. Hafız Hoca maişeti kabul etmez ama imamlığa devam eder.
Cumhuriyet kadrosu Avrupa'ya ayak uydurmak için çeşitli düzenlemeler (devrim) yapmaktadır. Kılık kıyafette değişiklik gereği "şapka devrimi" başlamıştır. Hafız Hoca şapka giymez. O yaşına kadar sarıktan başka başlık giymemiştir. Köyün yakınındaki Jandarma Karakolu'ndan iki jandarma birgün hocaya şapka giydirmek için caminin yanındaki evine gelirler. Hafız Hoca "kâfir serpuşu"nu giymemek için direnir. Jandarmalar hocayı tartaklamaya başlarlar. Bu olayı gören köyün iki yiğit genci -ki deli doludurlar- bakarlar ki jandarmalar hocayı sıkıştırıyor, anında yanında alırlar soluğu ve jandarmaları kucaklayıp bir taş fırlatır gibi fırlatırlar. Bu olaydan sonra jandarmalar bir daha 'şapka giydirmek için' köye gelmez/gelemez.
İsmet İnönü dönemidir. Kur'an okumak ve okutmak yasaklanmıştır. Köyün (ve o çevrenin) namazlı abdestli ve zenginliğiyle itibarlı 'kimsesi' Hacı Ahmet, Hafız Hoca'ya; "gel benim evimde öğret çocuklara Kur'an'ı" der. "Ben evde yokken jandarma geleceğini duyduğunuzda yukarıya (dağa) çıkarsınız" diye de tembihler. Hafız Hoca bunu aynen yapar. Fakat Jandarma Karakol'u yine rahat vermez. Birgün ağacın altında (ki jandarma geleceğini duymuş yukarı dağa çıkmıştır talebeleriyle) talebelerine Kur'an dersi verirken beş altı jandarma basar ve hocayı doğru karakola götürürler, elindeki Mushaflarla birlikte. Karakoldaki başçavuş, hocaya bir tokat atar. "Ne bu hoca, yasak değil mi bu kitapları okutman" der. Hafız Hoca güzellikle anlatır ne yaptığını. Ama karşısındakinin insanlıktan bir gram nasibi yoktur. Hocaya diline geleni söyler. Olaydan haberi olan Hacı Ahmet soluğu karakolda alır ve başçavuşa "hocaya dokunmayacaksınız demedim mi size" diye çıkışır. Hacı Ahmet'in (maddi) itibarının altında ezilen başçavuş, Hafız Hoca'yı kitaplarını da vererek serbest bırakır...
Hayatından birkaç kesit -özetin özeti olarak- anlattığım Hafız Hoca, benim dedemdir. Babamın babası. 2000 yılının Mayıs ayında 126 (yüz yirmi altı) yaşında dar-ı bekaya irtihal etti. Koca bir çınar kökünden sökülerek deprem olmuş gibi; 126 yaşında vefat etmesine rağmen cenazesine katılanların çoğu ağladı. Cenazesindeki kalabalık; bir devlet adamı, tanınmış bir ses sanatçısı veya ünlü bir şairin cenazesindeki kalabalık gibiydi. Askerden silah arkadaşlarının çocukları, torunları; sıkıntılı günlerindeki dava (Kur'an davası) arkadaşlarının çocukları, torunları; öğrencilerinin çocukları, torunları... hepsi gelmişti. Ama siyaset dünyasından bir iki parti temsilcisi hariç kimse yoktu; çünkü siyasetten (politikadan) nefret ederdi/ettirilmişti.
Hafız Hoca dedemle günlük yaşantıdan yola çıkıp Cumhuriyet tarihine (imam olduğu için yaşadığı sıkıntılarla), Osmanlı ilim ve irfanına (gençliğindeki görkemli zamanlara) dair oylumlu sohbetler yapardık. Cumhuriyet tarihinin canlı şahidiydi. Kahramanmaraş ve çevresinde Hafız Hoca diye tanınmış bir şahsiyetti. Çok öğrencisi vardı...
Dedem biz torunlarına daima okumayı nasihat ederdi. Okuma ile ilgili hatıralarını nükteli bir şekilde anlatırdı. Beş binden fazla, çoğu Arapça ve Osmanlıca olmak üzere, kitabı vardı. Karacaoğlan'ın Osmanlıca basılmış şiir kitabını ilk defa dedemde görmüştüm. Battal Gazi, Ahmediye, Muhammediye, Mevlid, Hz Ali Cenkleri, Divanlar, Risaleler, Cönkler, Hutbe kitapları, kibrit kutusu ebadından battal boyuna kadar çeşitli boy ve ebatta otuz civarında Kur'an-ı Kerim'ler vb çok kitabı vardı. Hafız Hoca dedemin kitapları kimde mi? Sanırım tahmin etmişsinizdir...
Torunun torununu gördü. Bizim sülalede "dede deden geliyor" diyen fertler oldu. Onurlu bir ömür; çok çile çekmiş ama yılmamıştı. Dedemi özlüyorum/özlüyoruz. Mekânı cennet olsun, nur içinde yatsın.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



