Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadislerinde gerçek mü'min olmanın ön koşullarından birinin kendisini sevmekten geçtiğini belirtmiştir. O'nu sevmek, O'nun yoluna baş koymak, O'nun istikamet verdiği düzlemde yol almakla mümkün olduğunu da bütün ilim adamları, müfessirler, muhaddisler açıklamışlardır.
Hz. Peygamber aşkının en güzel terennüm edildiği mekân ise Medine'de Mescid-i Nebevî'de bulunan ve Ravza-i Mutahhara adıyla maruf olan kabridir. O'nun kabrine yüz sürmek, O'na salatü selam eylemek şüphesiz mü'minlerin can ı yürekten arzu ettiği bir duygudur. Bu duygu, bu görkemli, gıpta edici eylemde ancak Hacca ya da Umre'ye gitmekle doruğa ulaşır.
Fakat gelin görün ki, bazen insan çok özlese, çok arzu etse de hac ve umre ibadetini yapması mümkün olmuyor. O zaman bol bol salâvat çekmek, onun örnek hayatını iyice öğrenmenin yanı sıra bir başka eylemi daha yerine getirmek gerekiyor: Hz. Peygamber'e mektup yazmak...
Hz. Peygamber'e de mektup yazılır mı hiç demeyin! Tabi ki yazılır... Koskoca hükümdarlar bile Hz. Peygamber'e mektup yazmışsa biz niye yazmayalım...
Tarihsel süreçte Hz. Peygamber'e en esaslı mektupları Endülüs hükümdarları, sultanları yazmış... Hem de içli, hazin mektuplar...
Bu mektuplar özellikle Endülüs'ün son döneminde daha fazla yazılır olmuş... Hatta son dönemde Endülüs'te hacca gidenlerin sayısı iyice azalmış. Bunun sebebi de Endülüs'ün, kuzeyinde bulunan Hıristiyan krallıklarla sınırdaş olması, iki taraf arasında sürekli olarak savaş şartlarını hâkim kılmış ve böyle bir ortamda cihad, hacdan daha öncelikli bir vazife hâline gelmiştir.
Ayrıca o günkü şartlar içerisinde bu dini vecibeyi yerine getirmek çok zorlu bir uğraşı gerektirmekteydi. İslâm coğrafyasının en kutlu kentleri, şehirlerin anası olan Mekke ve Medine'ye gitmek, "en az üç -beş ay sürecek ve yolda hangi sıkıntılarla karşılaşılacağı belli olmayan çok zorlu bir yolculuk idi. Fakat bütün bu zorluklara rağmen Endülüs Müslümanları, hac ibadetini yerine getirebilmek için, büyük bir coşku ile kafileler halinde kutsal topraklara akın etmişlerdir...
"Hac ibadetini tamamlayanların bir kısmı geri dönerken, diğer bir kısmı Kufe, Basra, Bağdat, Kahire, Konya vb. ilim merkezlerine uğramakta ve buralarda meşhur âlimlerin ilim meclislerine katılmakta idiler. Dolayısıyla hac yolculuğu, bu ibadetin edası yanında, doğudaki ilmi birikim ve gelişmelerin Endülüs'e, Endülüs'tekilerin de buralara taşınmasına da önemli bir vesile teşkil etmekteydi."
Endülüs'teki hükümdarlarda bu uzun ve zorlu yolculuğa çıkmaları mümkün değildi. Dolayısıyla onlarda üzüntülerini Hz. Peygamber'e mektup yazarak gideriyorlardı. Nitekim şu izahat ve mektuplar bunu pek güzel ortaya koymaktadır:
"Hac konusunda Endülüs toplumunun talihsiz kesimi, başta hükümdarlar olmak üzere idareci kesimdi. Zira sürekli iç ve dış tehlikelerle karşı karşıya kalınması, idarecilerin ülkeden ayrılmalarına imkân tanımıyor, dolayısıyla da bu kesim hac ibadetini yerine getirmekten mahrum kalıyordu. Bu durum, dini duyguları hassas idareciler için büyük bir üzüntü kaynağı teşkil ediyordu. Gırnata sultanları, bu üzüntüleri hafifletebilmek ve aynı zamanda özür beyan edebilmek için, Hac mevsiminde, Hz. Peygamber'in kabrinin başında okunmak üzere risaleler (mektup) göndermeyi âdet haline getirdiler. Hem kaside hem de nesirden ibaret olan bu risalelerde, bir taraftan Hz. Peygamber'e duyulan derin sevgi dile getirilirken, diğer taraftan Hıristiyanlara karşı İslâm'ı müdafaa etmek için yürütülen cihad faaliyetleri nedeniyle huzuruna gelememiş olmaktan dolayı O'ndan hüzün dolu ifadelerle özür dileniyor ve bu vesileyle şefaati talep ediliyordu. İşte bu risalelerin birinden kısa bir bölüm:
"Ya Resûlullah! Bu risale, evi barkı çok uzaklarda, seni ziyaretten mahrum, iradesini dilediği gibi kullanmaktan âciz birinin münâcâtıdır. Kabule layık değilse de, hoş görmek ve azı çoğa tutmak senin şanındandır. Kelimeleri çıplak, kayalık dağ ise de, senin Ravza-i Mutahhara ziyaretçilerin için engin bir ovadır. Eğer sevgi, dediğin gibi nesilden nesile miras kalıyorsa, eğer kökleri (nesebler) işaret buyurduğun gibi varlığını koruyorsa, o zaman senin Ensar'ının önderi Sa'd'in soyundan gelmem, benim için bir meziyet ve senin katında değeri olan bir vesiledir. Öyleyse ya Resûlullah, ne olur, ümmetinin en hayırlıları tarafından senin davetinin kılıcıyla fethedilen şu Endülüs yarımadasındaki beni ve diğer müminleri unutma!"*
Aynı ıstırabı Osmanlı Padişahlarının yaşadığı da bir gerçek. Onlar Hacca gidemeseler de hiç olmazsa "Sürre Alaylarını" gönderiyor ve bir nebze olsun gönüllerinin ızdırabını bu şekilde dindiriyorlardı...
Bize gelince, şayet bu kutsal topraklara gidemediysek Resûlullah'a içli mektuplar yazabiliriz. İçli mektuplar yazalım ki belki bu sayede şefaate gark olup, hacca gitmemize kapı aralanabilir...
* Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları Medeniyet Tarihi, TDV. Ankara 1997, s. 71- 72.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



