1950'li yılların insanı; gazete okur ve zina yapardı' der Albert Camus Defterler'inde. 1950'li yılların batılı adamıyla ilgili yapılmış en sarsıcı tespitlerden biridir bu. Batılı adam için fazlasıyla haklı olan bu gözlem, ellili yıllarda belki bizi ilgilendirmiyor olabilirdi. Ama yaşadığımız bugünler için bunu söylemek güç. 2000'li yılların insanı ne yapıyor, diye sormamız gerekir. Bunu soralım, ancak bu soruyu sorarken şu felaketi de aklımızın bir köşesinde tutalım; adına küreselleşme dedikleri şey, bazı net ayrımların ortadan kaldırılmasıyla ilgilidir. Belki ellili yıllarda gerek düşünme biçimi gerekse de hayat standardı arzusu bağlamında batılı adamdan çok farklı bir tonda bulunan bizler, ne yazık ki onu geçme uğraşları sonucunda fazlasıyla ona benzedik. Küreselleşme dedikleri arzu, Mcdonalds'ın her ilçede bir büfe açmasıyla ilgilidir ve asla daha fazla soylu değildir. Meselenin ekonomi-politiği bu yazının sınırları içerisinde bizi ilgilendirmiyor. Ama tamamen ilgilendirmiyor da değil. Çünkü iş, Mcdonalds büfeleriyle bitmiyor. Aksine başlıyor. Zira her ilçeye bir büfe açmaya çabalayan Mcdonalds, önce ürettiği herzeleri her ilçede yiyecek insanları üretmeye çabalayacaktır.
Dan Brown'ın Türkiye'de çok satan kitaplar sıralamasına girmesini nasıl okumalıyız? Hayır, sanıldığının aksine Amerikalının kitaplarının Amerika ve İngiltere'yle beraber Türkiye'de de çok satıyor olmasını 'popüler kültür' diyerek geçiştirmeyeceğim. Şüphesiz bu kolay olurdu. Jack Attali, müziğin ekonomi politiği üzerine kaleme aldığı bir metninde, kitlelerin dinlediği müziğin, geleceğin iktidarını doğuracağından söz eder. Daha doğrusu, dinlenilen müziğin, geleceğin iktidarının ön habercisi olduğunu söyler. Yani Ortega y Gasset'in kastettiği anlamda 'kitleler'in, sözgelimi, arabesk müzik dinlemesi, geleceğin iktidarını haber verir niteliktedir. Aynı şekilde bugün yaygın anlamda dinlenen müziğe bakarak, ana hatlarıyla, geleceğin iktidarını görmek mümkündür. Bununla örtüşen tarafları var, haddinden fazla gereksiz ve lüzumsuz kitapların yazarı Dan Brown'ın Türkiye'de çok satanlar listesinde olmasının... Dan Brown'ın tüm dünyada çok satan kitaplarını, kesinlikle okumak için değil, içinde ne var diye açtığımızda elimizde şunlar kalır; politikal ahlâk üzerine zırvalıklar, sivil mahremiyet konusunda ahkâmlar, din ve bilim çatışmaları, cinler, melekler, şeytanlar, şifreler, gizli ilişkiler ve ritüeller...
Merkezi bunlarla örülü olan kitapların, bugün tüm dünyada yok satıyor olması, sadece reklamcılık politikalarının ne denli geliştiğini göstermez, aynı zamanda 2000'li yılların insanının nasıl bir zihin yapısına sahip olduğunu da kanıtlar niteliktedir. Açıklayamadıkları dolayısıyla bir yaratıcı fikrini reddedemeyen ama kendi gücüne bakarak da bir yaratıcı fikrini kabul edemeyen insanın zihin dünyası... Amerikalılar ve İngilizler elbette umurumda değil. Amerikalılar katil olmasaydı, Amerika katliamlar ülkesi olmazdı. Onları geçelim, burada sormamız gereken, Türkler, sözünü ettiğimiz kitaplara nasıl ve neden ilgi gösteriyor, sorusu olmalıdır. Basit bir cevabı var; zira Türklük, bir ayırıcı vasıf olarak değil yalnızca ırki bir ifade biçimi olmaya yüz tutmuş durumdadır. 'Türklük' dediğim şey, batılıların 'Türkler geliyor!' derken kastettiği şeydir. Yani Müslümanlar... Ama artık Amerika'dan çıkmamış bir gayrı Müslim ile Türkiye sınırlarından çıkmamış bir Müslüman'ın hayat üzerinde eğlence ve düşünce arayışları paralellik gösterebiliyor. Neredeyse dünyayı benzer şekillerde kavrıyoruz.
Bizler 'Gökten üç elma düştü' diye başlayan masalların sahibi olan bir milletiz. Dikkat edelim, bizim masallarımızın tamamına yakını böyle başlar. Derin bir ruh ve insan gücünün ötesinde bir kudret tarafından 'bize verilen bir şey'den söz eder masallarımız. En yalın ifadesiyle 'alanın da verenin de Allah olduğu' düşüncesi merkezdedir. Bu durum, 'biz' dediğimiz şeyle ilgilidir. Yazdığım her yazıda 'biz' dediğim şeyle topyekûn Müslümanları kastettiğimi belirtmeliyim. Modern dünyanın bütün çabası, bir cümle içinde söylenen tüm 'biz' ifadelerinde, 'tüm insanlığın' kastedilmesidir. Küreselleşme dedikleri şeyin arzu ettiği insan (ya da müşteri) bu denli hümanist bir yılışıklıkla örülmüş insandır. Aynı müziği dinleyip aynı pantolonu giyen, aynı tatlardan lezzet alıp aynı şeye alkış tutan, aynı kitapları okuyup kız arkadaşına aynı cümleyi kuran lanetli bir gürültüden başka bir şey değildir 21. yüzyıl insanı. [Fark etmek gerekir ki bizim diyarda 'kız arkadaşım' diye bir garabet yoktur, 'sevdiğim' diye bir güzellik vardır.]
Haber, dedikodunun bilimselleşmiş halidir!
Aslında sadece, bugün neredeyse sayıları binleri bulan haber sitelerini irdelemek için tasarlanmış bu yazıda yukarıdaki ön açıklamaların yapılmış olması, ele almaya çalıştığım şeyin ne denli etraflıca ele alınmaya ihtiyacı olduğunu kanıtlar niteliktedir. Müslümanların, kitle iletişim araçlarıyla ilişkisini yeniden düşünmemiz gerektiğini bile düşünecek bir zaman bulamadığımız şu günlerde, adına 'haber' dediğimiz şeyin korkunç bir aldatışla kutsallaştırıldığını fark etmemiz gerekir. Tüm bu yukarıdaki cümleler, bu farkında olma mecburiyetine işaret edebilmek için kuruldu. Bazı Müslümanlar, her geçen gün imkânlarını artıran dünyanın saldırı tekniklerine karşı yeni bakış açıları geliştirmedikçe, yaygın anlamda kabul gören düşüncelerin üzerine atlamakta tereddüt göstermiyorlar ne yazık ki.
'Haber nedir' sorusunun cevabını verememiş birçok zihnin, internetin imkânları sayesinde haber veren bir internet aracını, kitlelerin önüne çıkarması çok da meşakkatli bir mesai istemiyor. Başımızı ağrıtan, işte bu kolaylık sebebiyle ortaya çıkandır. Bizim masallarımızın nasıl başladığını bile bilmeyip, Dan Brown'ın çok satan kitaplarıyla dünyayı kavramaya çalışan yoz insanın haber ürettiği ve bu üretilen haberi, çok kalabalık olan kitlelere sunduğu bir ilişkiden söz ediyoruz.
Hemen şunu söylemeliyim; haber, dedikodunun bilimselleşmiş halidir! Habercilerin yaptığı şey ise, dedikodunun yaygınlaştırılmış sistemli halinden başka bir şey değildir. Yerel olanları saymazsak bugün Türkiye'de irili ufaklı yüzlerce haber sitesi bulunuyor. Bunların esas vazifesi haber vermek...
Ve bu haber siteleri, elbette çok büyük bir kalabalık tarafından takip ediliyor. Basit bir gözlem sonucunda şu ayrıntıları görmek mümkün; iki ya da üç haber ajansına abone olan haber siteleri, günlük ortalama olarak üç yüz ile dört yüz arasında haber giriyor. Buraya dikkat edelim; bir gün içerisinde çeşitli alanlarla ilgili dört yüz yeni haber yapılıyor. Dört yüz ayrı olay! Haber sitelerini takip edenlerin en az iki ya da üç farklı haber sitesine daha baktığını göz önünde bulundurursak ortalama bir hesapla bir haber okuyucusu, bir gün içerisinde 1.000'in üzerinde yeni olayla ilgili bilgilendiriliyor. En asgari rakamlarla düşünürsek, 1.000 yeni olay... Kıyamet gibi!
'Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir' hadisini söylemeliyiz ama söylesek de anlamayacaklar. Halkın haber alma özgürlüğünün engellenemeyeceğinden söz edecekler. Ancak bu cümleyi kuranlar, yine haberciler olacaktır. Ne büyük aldanış!
Roger Garaudy'nin, muhteşem uzun bir hikâyeyi sığdırdığı Yüzyılımızdaki Yalnız Yolculuğum'daki şu cümlelerine dikkat etmeliyiz; "Herhangi bir şey 'olay' değildir. Mesela bir erkek, karısını seviyorsa bu sözü edilmeye değer bir olay değildir. Adam karısını boğuyorsa, bu bir kısa haberdir. Hele onu doğruyorsa; üç sütunluk haber... Ya bir de yemişse? Haberin daniskası; canavarın fotoğrafı. Bundan sayfalar dolusu beslenilir. Kısaca söyleyelim: medyada olay, anlamı unutturan şeydir.
Medya, kimse bir şey görmez oluncaya kadar veya ipucunu bile aramaz hale gelinceye kadar binlerce haber yağdırır üstümüze: Hindistan'da raydan çıkan bir tren, Brundi'de bir katliam, Beyaz Saray'da skandal, Paris'te öldürülen yaşlılar... Bu felaket tufanı içinde bir bağ, bir anlam var mıdır?"
Kesinlikle yok! Anlamı ortadan kaldırmak için kullanılan bir şeyden söz ediyoruz. Elbette bütün bu cümleleri bir uyarı olarak, yöneticilerinin Müslüman dünya görüşüne sahip olduğu haber siteleri için kuruyorum. Diğerlerinin ciddiye alınır bir tarafı yok! Adına habercilik ya da gazetecilik dediğimiz şey, toplum içerisinde Müslüman'ca yaşamanın imkânlarının artırılması amacından başka bir şekilde kendini gösteremez. Bu da doğrudan olmalıdır. İslami çizgilerin dışında gerçekleşen bir İslami hizmet söz konusu edilemez. Çünkü 'titizlik, ahlâkın ta kendisidir.'
Olayların haber değeri ya da haberin hazırlanış teknikleri, köken itibariyle batılı bir şarkının dizeleridir. Habercilik iddiasıyla ortaya çıkan bir Müslüman, her şeyden önce bunu net anlamalıdır. Habercilik yapmanın itibar görecek tek tarafı, onu basit bir 'araç' olarak ele almaktır. Gündemimize aldığımız bu araç, toplum içinde Müslüman'ca yaşamanın imkânlarının artırılması amacından başka bir şeye hizmet etmemelidir. Hakikat budur. Gerisi, dedikodunun bilimselleştirilmesinden başka bir şey değildir.
Son olarak, şu cümleyi de bu yazıya dâhil etmeliyim; Albert Camus bugün yaşıyor olsaydı muhtemelen şöyle diyecekti; 2000'li yılların insanı, haber okur ve uyur!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



