Osmanlıca'dan günümüze miras kalmış en anlamlı sözcüklerden biri belki de. Güruh. Eric Hoffer'ın da kitle hareketlerinin anatomisi üzerine kaleme aldığı ve "insan niteliklerine sahip oldukları halde iradelerini kullanamayan ve sürü psikolojisi ile yönlendirilen kitleler" şeklinde özetlenebilecek bir kavram. Anlamı bu. Yazar her ne kadar "insan olma istisnasını" gözden kaçırmış olsa da bu indirgemeci yaklaşım günümüz toplumlarını tanımlamıyor değil. Tüm orijinalliğine rağmen unutulmaya yüz tutmuş güruh mefhumu modern toplumları tarif ediyor demek mümkün.
İnsan oldukları halde salt içgüdüleriyle hareket ettirilen, hafızasını kaybetmiş ve sürü psikolojisini içselleştirmiş topluluklar...
Dünya'da yaşanan köklü değişim süreçlerinin çok eski bir tarihi olmadığı biliniyor. Son bir buçuk asırda çığ gibi yuvarlanan ve bizde batılılaşma olarak algılanan modernleşme süreci, güç dengelerinin pozitivist aklın tekeline geçmesiyle beraber başkalaşmış bir hal aldı. Bu süreç giderek yalnızlaştırılan modern bireye dünya savaşlarından arta kalmış fikirleri düşünce tarihinin sonu gibi dayatıyor ve onu bir nesne gibi savuruyor.
Ünlü oryantalist Bernard Lewis'in önce birey olabilmek ve sonrasında da bir toplum oluşturabilmek için önemsediği insan-hafıza ve toplum-tarih analojisi yerle yeksan vaziyette bugün. Yani kitleleri ait oldukları kimliklerle ifade etmek, ya imkansız bir hale geliyor yahut tamamen seküler bir biçimde tanımlama zorunluluğu dayatılıyor. Dahası, kısa sayılabilecek bir süre önce nispeten 'insani' olan toplum bilim, bu akıl eliyle yerini insanı makine dişlisi gibi kabul eden, insan ruhunu yok sayan bir fikirden hareketle 'toplum mühendisliğine' bırakıyor.
Bilindiği gibi yaklaşık bir asır öncesine kadar toplumbilim yani sosyolojinin isim hakkına sözü geçen akıl tarafından ipotek koyulmuş ve mobilizasyon süreci sözde bilimsel bir zemine oturtulmuştu. Nitekim bu arızalı zihin yapısı günümüze gelindiğinde "toplum mühendisliği" adıyla yeni açılımların peşine düşerek, bir kavram olarak insanı "hendese" nazarıyla gördüğünü ifade etmekten kaçınmaz. Zira insan bu akıl için düşünebilen ve konuşabilen hayvandan başka bir şey değildir zaten.
Metro istasyonlarında etrafındaki binlerce insanın yüzüne bakmayan insan fotoğrafları bir kimlik bilinci kayması olarak sözü geçen iddiayı destekler nitelikte. Zira bu kareler zihinlerde bireyselleşmeyi anlatmaktan öteye gitmiyor. Öyle ki 'kimsin' en zor soru artık.
Aidiyetlerini yitirmiş modern birey sadece tüketmenin peşinde.
Sanayi devrimiyle yeni bir ivme yakalayan batı ikinci aydınlanmasını teknolojiyle yakalıyor gibi. Teknoloji iletişim araçlarıyla insan arasındaki ilişkiyi sıklaştırıyor sıklaştırmasına ama teknoloji kölesi ya da bağımlısı bireyler bilinç kaymasıyla olanaksızlaştırılıyor mu acaba? Yani bireyin teknolojiyle ilişkisi gerçekten bir tercih mi yoksa bireyselleşmeyi körükleyen seçenekli bir dayatma mı? Ellerinde "akıllı" telefonlarla meşgul insanlar neyi akıl edemiyorlar? Farkındalıkların teknolojiyle zihinlerden yok edilmesi omurgasızlaştırma için "iyi" bir yol mu?
Yukarıda değindiğimiz tüm açmazları giderebilmenin bir yolu yahut yolları muhakkak olmalı.
Problemi çözmek için içinde bulunduğumuz zamana gelinene kadar atılan adımları görmezden gelmek elbette haksızlık olur. Fakat temelde çözümü arayacağımız mecra en az problemi çözebilmek kadar önemli olsa gerek.
Dolayısıyla bu süreç bütün ertelenmişliklerin bir kenara bırakılıp, insanın kendini, alemi ve eşyayı tanımlamasıyla, bunun üzerine kafa yormasıyla başlayabilir.
"İnsan çağ karşısında edilgendir" önermesi büyük resimde kendini rahatlıkla gösterse de bu önermenin salt doğru olup olmadığı yüzyıllardır tartışılagelmiştir. Yani insanın çağına katabilecekleri nedir, ya da insan çağını nasıl dönüştürür sorularına yanıt aramak bir anlamda birey olmayı beraberinde getireceği için "güruhun" bir parçası olmaktan da çıkarabilir vesselam.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



