Türkiye ile Almanya arasında imzalanan iş gücü anlaşması sonucu, 31 Aralık 1961'de Sirkeci'den hareket eden trenin Almanya'ya ulaşmasıyla başlayan gurbet serüveninin üzerinden tam yarım asır geçti. Evini, tarlasını, öküzlerini satarak yol parasını denkleştirebilenler yeni bir hayata yelken açtılar. Yıllar geçtikçe göçmen sayısı arttı. İlk defa ülkesinden tek başına gelerek hayımlarda (bekar evleri) yaşayan gurbetçiler için, sonraki yıllarda yeni düzenlemeler yapıldı; aile birleşimi imkanı ortaya çıktı. Özellikle, 1980'lerden sonra, aileleriyle beraber yaşamaya başladılar. Kimi geldiği yere uyum sağladı; kimi umduğunu bulamadı, ülkesine geri döndü. Ama ortada bir gerçek vardı ki, Avrupa'da yaşayan gurbetçilerin problemleri bir türlü bitmek bilmedi. Başlangıçta baba ile ailenin diğer fertlerini birbirinden ayıran gurbet için "zalim Almanya" türküleri yakılırken; şimdi, çocuklarının değerlerinden uzaklaştığını gören aileler, evlatlarının ellerinden çıkmasının burukluğu içinde "yaktın beni gurbet" pişmanlıklarını göklere yükseltiyorlar.
Almanya'ya ilk gelenlerin en çok yakındıkları olay şu: Gurbetçiler, ülkelerinden Almanya'ya gönderilen başka ülke insanlarının durumlarına bakmışlar. Onları Almanya'ya gönderen yetkilileri, Almanya Hükümeti'nin inançlarını devam ettirme imkanı sağlaması şartını sözleşmelerine yazmışlar. "Bizim bu özelliğimiz hiç dikkate alınmadı, devlet bizi sadece bir döviz makinesi olarak gördü" diyor, bunun diğer ülke insanları karşısında onurlarını incittiğini anlatmaya çalışıyorlar. Dil yok, rehberlik eden yok; farklı bir dünyaya salıverilmişler adeta. Nice gurbetçi, derdini anlatamadığı için çok kötü ve olumsuz iş ortamlarında çalışmak zorunda kalmış. Köyündeki arazisini bırakarak Almanya'nın bir şehrine gelenlerin ekmek, su, yoğurt, yumurta gibi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için nasıl traji - komik iletişim yöntemleri denediklerini bir bilseniz! "Güler misin, ağlar mısın?" dedirtecek kitaplık çapta bir macera anlatımı ile karşı karşıya kaldığınızı göreceksiniz. İlk gidenler, bunları içleri sızlayarak anlatıyorlar. Devletin bu konudaki ihmalkarlığına bir anlam veremiyorlar.
Asırlar boyunca, insanlığın öncüsü olmuş, dünyaya hak ve adaletin ne olduğunu öğretmiş, tarihin seyrini değiştirmiş bir milletin evlatları bu üslupla gurbete gönderilmemeliydi. Yöneticiler, "Biz hangi milletin evladıyız?" sorusunu sorarak hareket etmeliydiler. Nitekim, Avrupa'ya ilk gidenlerin niceleri, daha ekmeğin, suyun ismini öğrenmeden; oralarda İslami kimliklerini koruyabilme ve ibadetlerini yapabilme mücadelesi vermeye başlamışlar. Biz, öyle bir Peygamber'e (s.av) inanmışız ki, Medine'ye hicret ederken, evini bile yapmadan daha yolda "Kuba Mescidi"ni yapmış. Yöneticilerimiz, İnsanın en hayati ve en vazgeçemeyeceği özelliği olan inancını niçin dikkate almadılar acaba?
Bütün bu olumsuz şartlara rağmen, Türkiye'den işçi olarak Avrupa'ya gönderilen insanlar büyük başarılara imza attılar. Genelde, ilkokul öğrenimi seviyesinde ve köyündeki tarla ve bahçesini bırakarak Avrupa'ya gelen gurbetçi kardeşlerimiz zorluk ve sıkıntılardan yılmadılar. Zaman oldu, kilise ve toplantı salonlarını kiraladılar; oralarda bayram namazları kıldılar. Bir bayram namazı için 400 - 500 km. yol kat edenler oldu. Camiler kurdular, cemiyetler açtılar. Fabrikaların en çalışkan ve en becerikli işçileri olarak anıldılar. İçlerinde, işlerini kurarak nice büyük başarılara imza atanlar çıktı. Bunu insanımızdaki çalışkanlık, fedakarlık, teşebbüs gücü, iş becerme yeteneğinden başka hangi sebeple izah edersiniz? Avrupa'nın asıl büyük sıkıntısını ilk gelenler çekti. Onlar görevini yaptılar. Alınlarının akıyla bugünlere geldiler. Bence onlar, madalya takılmayı hak eden insanlar! Özellikle, gurbetçi kardeşlerimizi organize etmekte öncülük yapan İslam Toplumu Milli Görüş'ün (İGMG) hizmetleri hiç de unutulacak gibi değil. Bakalım, yetkililer bunları takdir edebilme basiretini gösterebilecek mi?
Öğrenim seviyesi yeterli olmayan birinci neslin, sırf içindeki iman, azim ve fedakarlık duygusu ile kimlik ve değerlerini muhafaza etme mücadelelesi vermelerini takdir etmemek mümkün değildir. Çoluk çocuğunu Türkiye'de bırakarak, yapayalnız ve çaresizlikler içinde Türkiye sevdası ile yaşamak, insanımızın ülkesine, toprağına ne derece bağlı olduğunun göstergesidir. Bu sonuç ancak, alın teriyle çalışıp kazancına haram para karıştırmama anlayışı ile elde edilebilir. Aynı zamanda, ihlas ve samimiyetle güzel başarılara ulaşıldığının canlı bir örneğidir.
Türkiye'deki yetkililer, belki birinci nesle karşı görevini tam yapamadı ama hayat devam ediyor. Zararın neresinden dönülse kardır. Hiç değilse, onların çocuklarına, torunlarına karşı görevlerini yapmak için azami derecede gayret göstermelidirler. Göçün 50. yılı kutlamaları ayran kabartan konuşmalar, şova dönüşen konser ve diğer etkinliklerle "yasak savma" havasına büründürülmemelidir. Kimliğimizin korunması ve manevi erozyona karşı neler yapılabileceği konusunda elle tutulan somut tedbirlere ihtiyaç vardır. Gurbetçilerimiz, içi boş sözler duymak yerine; ayağı yere basan çözümler görmek istiyorlar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



