Bir ramazan bayramını daha geride bıraktık, sağ salim. Türkiye fotoğrafına baktığımızda; her bayram olduğu gibi yine trafik kazaları meydana geldi, yine en çok gündemde olan konu kazalar oldu. Bayram bayram canımız sıkıldı hiç tanımadığımız insanlara... Annelerini düşündük canımız sıkıldı, babalarını düşündük canımız sıkıldı. İşte bu 'can sıkıntısı' ölen insanlarla ilgili değil; ölenin hayat trajedisinde geçirmiş olduğu 'gurbet' zamanlarını bayram vesilesi ile sınırlı da olsa bir 'kavuşma' yaşayacağı ve bu kavuşmanın gerçekleşemediği içindir. Yoksa biliyoruz ki "her can ölümü tadacaktır". Kaza ile olmazsa 'kader'le tadacaktır. Bu böyle.
Bayram sabahı ipil ipil yağmur yağıyor. Pencereden bakıyorum; cadde bomboş... Telefona bir mesaj geliyor; "bayramınız mübarek olsun". İçimden; teşekkür ederim, Allah razı olsun, sizin de bayramınız mübarek olsun, geçiyor... Yağmur biraz hızlanıyor... Ya da ben öyle zannediyorum. Etrafımı biranda ıssızlık sarıyor... Sonsuz bir ıssızlık... Oğlum baba diyor. Bir daha, baba diye sesleniyor. Ben de baba diyorum... Baba, babam... Annem giriyor içeri, ellerinden öpüyorum o da benim gözlerimden öpüyor... Sonra büyük ablam, küçük kız kardeşim... Babamla ağabeyim nerede diyorum; bayram namazındalar ya oğlum diyor annem. Beni niye kaldırmadınız diyorum; sen daha camiye gidemezsin, küçüksün diyor. Hayır, gideceğim, ben de namaz kılmak ve bayramlaşmak istiyorum. Tamam, oğlum büyüyünce gidersin diyor annem, hayır şimdi gitmek istiyorum, şimdi hemen, abdest alayım, yetişirim, yetişmem lazım, koşa koşa giderim, hoca beni bekler, cemaat bekler... Ben giderim. Olmaz diyor annem. Olur, ben gideceğim, ben gideceğim, ben gideceğim, ben gideceğim... Birden bir el beni hızlıca sarsıyor. N'oluyor yahu diyorum. Eşim; kendine gel, ne sayıklıyorsun sabah sabah, kalk hadi sayıklama diyor... Etrafıma bakıyorum; evimdeyim, eşim ve oğlum bayramlıklarını giymiş, pırıl pırıl... Kendime geldiğimde anlıyorum ki; dalıp gittiğim çocukluğum gerçeğe dönüşmüş bende; kendi kendime konuşuyorum. Sesli konuştuğumu fark ediyorum.
Kapının zili çalıyor; açıp bakıyorum; çocuklar... Mahallenin minik çocukları; kızlı erkekli bayramlaşmak için gelmişler... Bayramın vazgeçilmezi şeker, lokum ve kolonya tutuyorum miniklere. Daha sonra yine zil çalıyor; bu sefer kapıya eşim bakıyor; şeker, lokum, çikolata ve kolonya tutuyor çocuklara... Çocuklar gittikten sonra kendi aramızda konuşuyoruz; bayram çocuklar için ya da çocuk bayram içindir! Eğer şu dünyada çocuklar olmasaydı, dünyanın kahrına dayanabilir miydik? Çocuklar olmasa şen şakrak sevinç, yayılacak bir yüz bulabilir miydi? Kentin insanları asık suratlı; sevinç onlara uğramamak için yolunu değiştiriyor. Asık suratın arkasında elbette 'maddi meşgale'ler var. Kimi daha fazla kazanmak için suratını asıyor kimi de zaten fazla kazandığı halde bayramı bir 'geri kalmışlık emaresi' -breh breh- sayıyor. Oysa işin temelinde köksüzlük (geleneksizlik) yani 'insan sevgisi yoksulluğu' yatıyor. Sevgisizlik ortalıkta kol geziyor; kimsenin kimseye tahammülü yok! Sadece çocuklar tahammüllü... Sadece çocuklar tanımadıkları insanlara bayramlaşmaya gidiyor. Bu ne güzel bir duygu! Tanımadığın insanların kapısını çalıp "bayramlaşmak için geldik" demek... Çocukluk; ne geniş ne gümrah bir dünya!
Geçmişte (bekârken), yine bir bayramda, ev arkadaşımla oturduğumuz blokların güvenlikçisine bayramın mübarek olsun demiştik de adam şaşırarak aval aval yüzümüze bakmıştı. Ben de sen Müslüman değil misin bugün bayram, al sana şeker vereyim diyerek cebimdeki şekerlerden uzatmıştım güvenlikçiye. Güvenlikçi ise bir müddet tereddüt ettikten sonra almıştı şekerleri. Sonra bindiğimiz otobüsün şoförüne de benzer bir şey yapmıştık. Şoför sizin gibi insanları nereden bulacağız şu koca İstanbul'da demişti kalender bir tavırla...
Doğru, şu koca İstanbul; yetmişiki millet, bilumum ahlâksızlık, köhne eski bir başkent. Cumhuriyet kadrosunun içerden (Ayasofya'nın müze olması örneği), Batılıların dışardan (İstiklal caddesi ve Taksim çevresinde binlerce çeşit hırsızlık, her türlü fuhuş, akla hayale sığmayan cinayet vb) toplum yapımızı 'oymaya' çalışması sonucu bu hale gelmiş bir kent... Ama yine de bizim için İstanbul kültürümüzün başkentidir. Aslına dönmeyi bekleyen ve bunun için bize ihtiyacı olan 'sevgili gurbetçimiz'...
Bu nedenlerle olsa gerek bayram günü en çok Cemal Süreya'nın şu dizesi aklıma geldi ve dilimde dönüp durdu; "Gurbet yavrum garba düşmektir gurbet".



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



