2009'un Nisan ayından sonraki gelişmeler Türkiye açısından çok da olumlu sonuçlar doğurmadı. Başkan Obama'nın gelişi, basının her zamanki abartılı ve zorlama yorumlarıyla, neredeyse bir "kutsal ziyaret" olarak sunuldu. Amerikanvari propaganda hileleri kokan küçük jestler, mimiklerle daha da sempatik (Kenya kökenli olması, bir isminin Hüseyin olması vb. hasebiyle tipik bir mazlum portresi çizildi. Ancak, bazı araştırmacılar, Obama'nın ailesinin sömürgecilere köle ticaretinde yardım ettiğini iddia ediyor) hale getirilen "Bay Başkan"ın kısa gezisinin sonuçları üzerimize kara bulut gibi çöktü gerçekte ise. Üniversite öğrencilerine konuşurken ezan okunduğu için ara vermesi, Ayasofya'da şaşı bir kediyi sevmesi gibi ayrıntılarla kafamızdaki Amerikalı başkan imajı hayli yumuşatıldı. Bilmeyen birisi olsa, Afganistan'daki, Irak'taki katliamlardan, Pakistan'daki kargaşadan, Filistin'deki barbarlıktan haberleri bile olmadığını söyleyebilir bu ülke başkanlarının. İçten (!) ve insancıl (!) portrelere alıştık ne de olsa (bkz. Clinton'un bebek sevmesi)
Yıllar yılı sürdürdükleri "ABD seviciliklerini", hiçbir dayanağı olmayan argümanlarla ve Türk kamuoyunu pohpohlayıcı tarzda sunan, ekserisi omurgadan yoksun liberallerin oluşturduğu güruhu pek bir mutlu etti bu gezi ve neticesinde yaşananlar. Bu güruhu hariç tuttuğunuzda ise, bütün bir ülkeyi, halkı huzursuz eden ve oyalayan bir süreç dışında elde kalan bir şey yok maalesef.
Zamanlaması ve lüzumlu olup olmadığı tartışılması gereken bir açılımlar furyası yaşandı. Ermeni açılımı ile Ermenistan'a zeytin dalı uzatıldı, karşılıklı anlaşmazlıkların (elbette ki meşhur soykırım meselesi) halledileceği söylendi. Sınırların açılması (ki bu durumun Azerbaycan'ın işgal altındaki toprakları adına bir pazarlık unsuru olduğunu bilmeyen yok herhalde), karşılıklı ticaretin başlamasıyla (Türkiye'den ziyade Ermenistan muhtaç buna) bu sorunun çözüleceği düşünüldü. İki ülkenin milli maçlarına devlet başkanları gitti, vs. (Bu arada, Erivan'daki milli maça giden Türk seyircilere Ermeni tarafının sözümona dostluk adına giydirdikleri tişörtler meselesi de ilginçtir ve tahmin edilebileceği üzere tek satır çıkmadı pek değerli matbuatımızda. Tişörtleri pek bir hevesle giyen Türk taraftarlar, daha sonra dil bilenler tarafından uyarılıyor ve öğreniyorlar ki, tişörtlerin üzerinde "Soykırımı tanıyorum" yazıyormuş)
Kürt vatandaşlar için de bir girişim oldu. Öncelikle "Kürt açılımı" denirken, sonradan "demokratik" olarak değişti ismi tepkiler üzerine. Özünde, anadilde eğitim, yer isimlerinin değiştirilmesi vb. hususlar dikkat çekse de, ısrarla demokratik bir içeriği olduğu söylendi. Bu ülkedeki onlarca etnik kimliği, grubu düşününce ve bazı omurgasız liberallerin de ağızlarının suyu akarak dile getirdikleri federasyon gibi kaygılar da gündemdeyken, haliyle büyük bir fırtına kopardı bu açılım. Malum örgütler ve çevrelerin fırsat bu fırsat diyerek her türlü kışkırtma, ortamı germe çabaları da eklenince, insanların yaklaşımı ve beklentisi de olumsuz etkilendi. Ayrıca, tüm bu aslen dış kaynaklı (Şark Meselesi'nin devamı) korkuların haricinde, böylesi bir girişimin gerekliliği de bir soru işareti olarak düşünülebilir. Herkesin kendi dilini konuşması bir hakken, bunu resmi dairelere, okullara da teşmil etmenin, halihazırda netameli ve geçmişte de bir çok sıkıntıya sebep olmuş bir meselede, örtülü bir ayrışmaya zemin hazırlayacağı açıkça görülür. Aynı zamanda, memleketteki bir çok farklı etnik kimliği bir arada tutan "ortak dil" gibi makro çapta bir paydanın da rafa kalkmasına sebep olur böylesi bir hareket. Bunları dile getirmenin, ırkçılık veya faşizm diyerek itham edilmesi de, artık belirginleşen ayrışmaya hizmet ediyor maalesef.
Adı mühim olmayan bir partinin toplantılarında Türk bayrağına ve İstiklal Marşı'na karşı sergilenen hürmetsizlik, ilk başlarda marjinal bir tavır gibi geliyordu. Ancak, ilerleyen süreçte ve bahsi geçen açılım girişiminin ardından, bu durum giderek toplumsal zemin bulma eğilimine de girdi. Kurt, puslu havayı seviyor ve kışkırtıcılar için de binlerce işsizin, çaresizin ayartılması, gerçekten bölücü niyetler taşıyanların eylemlerini ifa etmeleri pek de zor olmuyor.
İş öyle bir hale geldi ki, ya Ermeni meselesi, ya Kürt açılımı ya da malum siyasete müdahale iddiaları haricinde konuşulan bir şey yok. Bu ülkede işsizlik Cumhuriyet tarihi boyunca böyle bir rekor kırmamışken, milyonlarca insan hayatlarını idame ettirme noktasında bariz bir sıkıntı içindeyken, üniversite bitiren insanların işsiz güçsüz gezmeleri yada komik paralara çalışmaları sıradanlaşmışken, ekonominin (üretim ekonomisi ve çalışanlar bağlamında) perişanlığı mutad olarak pas geçiliyor, görülmüyor. Irak Savaşı sırasında zirve yapmış, Amerikan ordusunun akreditasyon verdiği ve yaptıkları haberleri, yorumları da kontrolden geçirip kitlelere ulaştırmalarına izin verdiği, bir bakıma ahlaki olmayan bir gazetecilik olarak gündeme gelmiş olan "iliştirilmiş" (embedded) gazeteciler misali, Türk basınının da bir bölümü benzer bir görevi ifa ediyor. Halkın gündemini, sıkıntılarını, gerçek manada haber niteliği taşıyan meseleleri görmüyor, göstermiyor. Gerçeği eğip bükmekten, yeri geldiğinde tek taraflı vermekten kaçınmıyor. Neticesi de, dertleri derya olduğu halde seslerini duyuramayan kitleler oluyor. Ve bütün bunların üzerine "açılım furyasının" nereden ilham olunduğu geliyor akla?
Yaşananlara bakılınca da, gerçek sorunlar sürekli unutturuluyor, üzerine konuşulmuyor. Kuzey Irak'taki "Kırmızı çizgi" silinp gidiyor ve bu durum haber bile olmuyorken, Barzani'den iş kapan işadamları çarşaf çarşaf yer alıyor basında. Veyahut federasyona doğru sürüklenen bölgedeki ayrışma ısrarla es geçiliyor, insanlara mümkün mertebe gösterilmiyor. Sadece ve sadece bölgede sabık bir partinin provokasyonları gündeme geliyor (ki yüzde yüz doğru), ancak "açılım" denen ayrıştırıcı zinhar ağızlara alınmıyor olumsuz bir manada. İnsanın da aklına ister istemez bir soru geliyor: "Artık Güneydoğu mu daha uzaktır bize yoksa Uzakdoğu mu?".



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



