Her işte olduğu gibi toplu taşımada da kendimize özgü bir tavrımız var. Alla turca dedikleri budur işte, "Türk usulü" iş yapmak. İnsanları kutu gibi otobüslere veya tramvaylara bir şekilde "tıkıp", bir yerden yere nakletmeyi "toplu taşıma" sanıyoruz. Topluca bir taşımadan bahsetmek mümkün ama bunun nakliyeden pek bir farkının olmaması mesele. İnsanların seyahat ederkenki koşulları (bırakın konforu, rahatlığı vs) söz konusu edilmiyor bu toplu taşıma eylemi çerçevesinde. Adeta doldurma amaçlı bir seyahat stratejisi, zamanında ve rahat bir ulaştırma planını gölgeliyor.
Yer yer insanlık onuruyla bağdaşmayan bir hal alsa bile (kadınlı erkekli insanların neredeyse camlara ve birbirlerine yapışık vaziyette seyahatleri, ön kapı müsait değilse ortadan, arkadan insanların içeriye tıkılması gibi) gerekçeler hazır kıta bekliyor. "Çok fazla insan var", "yeterli sayıda araç yok" veya "işe gidiş/işten çıkış saatleri olduğu için normal" gibilerinden.
Bir yerden bir yere taşınan insanlar, sevk etme fiilinin nesnesi olarak algılanıyorlar adeta, bu eylemde öncelik tanınması gereken özne olmaları gerekirken. İşin ilginç tarafı ise birçok insanın bu hali yadırgamaması ve hatta zerre kadar rahatsız bile olmaması. Mesela, ağzına kadar dolu olan bir otobüs veya tramvay düşünün. Adım atacak yer yok, herkes üst üste ve gayet de sevimsiz bir ortam. Buna rağmen, yanaştığı duraktan muhakkak birileri bir kişilik bir yer bulabilme umuduyla ve hem kendisini, hem de diğer insanları zora sokacağının derdinde olmadan binmeye çalışıyor. Sefer sayısı az olan otobüsler söz konusuysa, insanların "aman bir binelim de" telaşı belki bir yere kadar anlaşılır. Ancak, misal, ağzına kadar dolu olan tramvayın ardından 3-5 dakika sonra bir başkasının geleceği aşikarken, "ağıla girmeye çalışan koyun" gibi davranmanın ise izahı yok. Veyahut var ve bu izahın da insanlık onuruyla ve bilinçle ilgisi yok. Maalesef, böylesi insanların sayısı da hiç azalma eğiliminde değil.
Bir toplumun insan kalitesini görmek için gündelik yaşamdan karelere bakmak gerekirse, bu küçük detay bir ayna olabilir. Deniz kenarında otururken sahile yakın yerlerde yüzen plastik şişeler, çöpler, araba lastikleri ve bilumum pislik de pekala bir gösterge sayılabilir. Ne yaşadığı çevreye, ne etrafındaki insanlara, ne de kendisine saygısı olmayan insanların sayısının arttığını görmek için ille de çok kapsamlı araştırmalara gerek duyulmamalı. Azıcık bir gözlem bu tehlikeli gidişatı ifşa ediyor zaten.
İnsanlar bilinçsizce, düşüncesizce ve kafasına estiği gibi yaşamayı bir hak gibi algılıyorlar artık. Geçenlerde otobüste şahit olduğum bir kavga, herkesin "hep ben haklıyım" pozlarında olduğunu gösteriyordu. Durakta otobüse binmeye çalışırken resmen milleti ezip geçen bir vatandaşa, bir başkası ikazda bulununca ortalık karışıverdi. Diğer insanlardan daha önce ve onların haklarını hiçe sayarak otobüse binmeyi kendisinin en tabii hakkı gören vatandaş, ikaz edene "Sana mı soracağım?" diye çıkıştı ve ondan sonra da ortalık karıştı. Otobüsün içinde birbirinin üzerine yürümeler, hakaretler derken, iki taraf da kuru gürültüden öteye gitmedi ve saçma sapan bir (ikaz eden açısından değil ama kendini haklı gören vatandaş açısından saçma) münakaşa sona erdi.
Bu gibi basit olaylar, insanların ruh hallerini ve kafa yapılarını göstermesi açısından önemli sayılmalı. Yukarıda bahsettiğimiz gibi bazen dört başı mamur bir araştırmanın söyleyebileceği veya anlatabileceği bir şeyi böylesi günlük deneyimlerle yakalayabilmek mümkün oluyor. Toplumun nereden nereye sürüklendiği gözlenebiliyor. Benzer örneklere araba kullanırken de rastlamak kuvvetle muhtemel. Ben-merkezli birer haz alma ve menfaat devşirme makinesine dönüşen insancıklarımız için haklı olup olmamak, başkalarını rahatsız veya rencide edip etmemek gibi hususlar ayrıntı bile değil artık. Tüm dünyanın kendi etraflarında döndüğü saçmalığıyla beyinleri boşaltılan, mümkün olan en fazla hazza ve menfaate ayarlı tiplere dönüşen toplum yapımız, içiniz kaldırırsa ve sabrınız tükenmezse takip edebileceğiniz gibi gazetelerin 3. sayfa haberlerinde yaşadığı dönüşümü oluk oluk akıtıyor önümüze.
Türlü çeşitli rezaletler, akla hayale gelmedik derecede vahim olaylar, hiç uğruna çıkan kavgalar, işlenen cinayetler vb. toplumumuzun ahlak ve maneviyat gibi temel direklerinin çatırdamaya başladığını gösteriyor. Bu temel direklerin çatırdaması ille de tecavüz, cinayet, taciz, hırsızlık, ahlaksızlık şeklinde polisiye vakaları dönüşmeyince dert etmez bir durumdayız maalesef. Halbuki, insanların ahlaken zayıflaması, gündelik yaşamın en basit noktalarında bile marazlara, sevimsizliklere, garabetlere yol açıyor.
Pek bir marifetmiş gibi 24 Ocak Kararları ve sonrasında yaşanan zihni dönüşüm veya yapıbozumu gözlerimize büyük bir muvaffakiyetmiş gibi sokma heveslisi kimseler, belki toplumun bu değişiminden memnun olabilirler. Ancak, gündelik yaşamın bile giderek tuhaf bir kuralsızlıklar ve acayiplikler tiyatrosuna dönüşmesi, kapitalist ahlakın bu toplumun sinir sistemine nüfuz ettiğinin bir göstergesi. Yanı başımızda bir adam sokak ortasında ölse dönüp bakmayacağız neredeyse. Gündelik yaşamdan başlıyor çürüme.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



