Bu ülkede geleceğe dair hayallerimin her yerinden kırılmayacağına inanmak istiyorum. Ve ben "hizmet eden hezimete uğramaz" lafına samimiyetle inanmak istiyorum. Değer üreten, iş yapan, işini adam gibi yapan herkesin ayakta alkışlanacağına inanmak istiyorum. Ülkenin emeğinin, değerinin, zamanının toptancı bir mantıkla ve art niyetli bir şekilde heba edildiğini gördükçe içimde açılan yara ve yırtıkları tahmin bile edemezsiniz. Bir yığın emek verip, para harcayıp , umut bağlayıp yetiştirdiğimiz insanların sudan bahanelerle üzerini çizip geçiyoruz. Bu "kadir kıymet bilmezliği " hayatımda anlamlı bir yere oturtamıyorum. Adanmayı anlamsızlaştıran bir yaşam biçimi bizim gerçek yaşam biçimimiz değil ve olamaz. Kendini ülkeye adamış asalet sembolü insanlarımızın hevesini de kıracak bir tavrın bize neleri kaybettirdiğini yeniden sorgulamalıyız.
Özlemini çektiğimiz parlak bir çağın kapılarını açacak olan, mum misali yanıp etrafını aydınlatan bu soylu kahramanlar olacaktır. Yaptıkları her iyi şeyin karşılarına anlamsız bir biçimde kötü bir şey gibi çıkması, suratlarına çarparcasına, "iyi şeyler yapmayın artık" denmek istenmesi, bu ülkeye anlamlı bir şeyler eklemek isteyen herkesin hevesini kırmıyor mu? Hevesinizin, coşkunuzun cesaretinizin sürekli biçildiği bir yerde ne kadar idealist olunur diye kendi kendimize sormadan edemiyoruz.
Değerlerin yerinden oynatıldığı bir çağda, iyi bir şeyler için, kitleleri yerinden oynatacak argümanları geliştirmemiz ne kadar zorlaşacak düşünmek bile istemiyorum. İyi insanların yüzünü yere düşürecek bir vurdum duymazlığı ve sorumsuzluğu ben kendi içimde asla affedemiyorum. Ve ben bu ülkede kendimi deniz kıyısında kumdan kaleler yapan çocuklar gibi hissetmek istemiyorum. Yaparsın deniz yıkar, yaparsın deniz yıkar. Bu durumda yapılacak iki şey var . Ya sahili dolduracaksınız,ya sahile hiç uğramayacaksınız.
Oysa bu ülkeye hiçbir artı değer kazandırmayan, ek bir katkı yapmayan ve ülkenin sırtında çeki taşı gibi duranların sesleri daha gür ve pervasız çıkmaktadır. Onlar kadar cesaretli, onlar kadar cüretkar olmadıkça kenarda köşede ağlaşıp durmaktan başka yapacak hiçbir şeyimiz yoktur. Ben bu ülkeyi kendi yavrularını yiyen canavar olarak görmek ve düşünmek istemiyorum. Bu durumdan kurtuluşun çaresi ilk önce kendi hayatımızı sahiplenmekle başlayacak.
Herkese anlamlı bir hatırlatma yapmak ihtiyacı hissediyorum ki , bu topraklar üzerinde yanyana yaşamayı öğrenmek durumundayız ve yarın bir gün"yüzyüze bakacağımız" gerçeğini hiç birimizin akıldan çıkarmaması gerekiyor. Sonradan birbirimizin yüzüne bakmaktan utanacağımız tavır, davranış ve sözlerden mümkün mertebe uzak durmamız gerekmiyor mu? Nihayetinde , sevgide serbestiyet saygıda mecburiyet vardır. Herkesin herkese diş bilediği, her fırsatta ayak kaydırmaca oyunlarının oynandığı bir ülkede ağız tadıyla birlikte yaşama imkânları daralacak değil mi?
Ağzımızın tadını bozacak her türlü sivri uçların törpülenmesi gereği önemli bir mecburiyet olarak önümüzde duruyor . Akli selim zevki selim sahibi büyük yürekli insanlarımız, değerlermiz daha bir öne çıkarılmalıdır. Bu bizim için ekmek gibi su gibi vazgeçilemez bir ihtiyaçtır artık. Toplumları sürükleyen, heyecanlandıran, umut pompalayan; değerler, kişiler ve kavramlar var.
Hiç kimsenin de toplumsal değerlerimizi /değer yargılarımızı bir çırpıda elinin tersiyle geri itme hakkı ve lüksü yoktur ve olmamalıdır. Bana göre biz hala"OSMANLI" yız ve Osmanlı canlı canlı içimizde, hücrelerimizde yaşıyor ve yaşatılacak.
"Devlet-i ebed müddet" algılamasına sahip bir kardeşiniz olarak; vatan, millet, devlet, bayrak, istiklal marşı, Mehmet Akif, Necip Fazıl, M .Esad Coşan ve yine bunun gibi nice din, tasavvuf ve kanaat önderi benim kafamda önemli bir yerde durmaktadır.
Sahiplenilmeleri de bana göre lüzumludur. "Gözü gözden çıkaranlar karanlığı da göze almalıdır." Ve yine biz; Adıyaman menzil büyüklerinden Muhammed Raşit Erol Efendi'den bir şey öğrendik:
"Dağdan düşenin parçası bulunur gözden düşenin asla..."



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




