Çeşitli tutma yerleri vardır dünyanın. Evrenin tarihi boyunca tüm insanlar dünyanın bir yerinden tutmuşlardır. Gerek biçim gerekse de içerik olarak bu tutuş, insanın edindiği bilgi ve yetiştiği kültür çevresi dolayısıyla mahiyet kazanmaktadır. Bu tutuş, dünyayı algılama ve yorumlama çabasıdır. Burada vurgulanması gereken, insanoğlunun edindiği bilginin durumudur. Zira kültür çevresinden daha baskın olan, insanın edindiği bilgidir. Dayatılan ya da okullarda öğretilen değil, arayıp bulunan ya da sahip olunmak istenen bilgidir o. Çoğunlukla acının beraberinde gelmiş insana.
Dünyayı tutma, biçimsel olarak edinilen bilgiyle ilgilidir. Bilgi farklılığı sayısınca dünyayı tutma tarzı da vardır. Tüm insanlar -ki bunların içine aydınları entelektüelleri ve münevverleri de alabiliriz- sahip oldukları bilgi doğrultusunda dünyaya yaklaşırlar. Burada üç farklı (ve daha da farklılaştırılabilecek) tanımı sıralamış olmam, meselenin kuşatıcılığı sebebiyledir.
Dünyada karşılaşılan acı da sevinç de şaşkınlık da edindiğimiz bilgi çerçevesinde bize görünür. Aslında cümlenin doğrusu, dünyada karşılaştığımız şeyleri bilgi çerçevemizde görürüz, olmalıdır. Yorumlarımız, hayattan ne aldığımızla ve hayata ne verdiğimizle ilgilidir. Bu yönüyle, ikinci dünya savaşının boğucu havasını teneffüs etmiş olan Avrupalı yazarların tanrı fikrinden çok, tanrısızlık fikrine yakın olmaları ya da gördükleri tek din kurumu olarak kiliseyi yerden yere vurmaları izahı mümkün bir tavır alıştır.
Birkaç yılda milyonlarca insanın savaş sebebiyle öldürülmüş olması, 'bu kadar kötülük varken tanrı nasıl var olabilir, bütün bu kötülükleri gördüğü halde müdahale etmiyorsa o da kötüdür' türü bir düşüncenin yayılmasını sağlamıştır. Bu, klasik 'kötülük problemi'nde boğulma sendromudur. Olayları edindikleri bilgi doğrultusunda yorumlamışlardır. Eksik olabilen araç, eksik olan sonuca yol açmıştır.
Olayları ve şeyleri, kendi bilgi birikimimiz doğrultusunda yorumluyorsak, ortaya çıkan tek doğru, asla mutlak doğruya ulaşamayacağımız gerçeğidir. [Bu cümleler bile mutlak değildir] İnsan mutlak doğruyu kendi düşüncesi üzerinden ifade edemeyecektir. Çünkü herkes bakışını kendi penceresinden yapacaktır. Yaklaşımları ne denli güçlü bir kurguya sahip olursa olsun, insan düşüncesinin bir yanı eksik kalacaktır. Ortada psikanalizmi ilgilendiren bir şey yok. Hangi acılara ve öğrenilmiş bilgilere duçar olmuşsa Marx, o acıların kendisini yönelttiği bilgi çerçevesinde dünyayı tutmuştur. Biraz da budur. Marx, bir teorisyendir ancak aynı zamanda ve belki daha önce, oğlu tüberkülozdan ölen bir babadır.
'Mülkiyet' fikri üzerinden geliştirilen yaklaşım da bu gerçeği doğrulamamıza yardımcı olabilir. Oldukça yaygın olan, bebeğin oyuncağını sahiplenmesi fikri, mülkiyet fikrinin doğuştan geldiğini doğrular. Bu bir bilgi ve yorumdur. Bilgi; bebeğin: 'benim oyuncağım' demesidir. Yorum ise; 'mülkiyet fikri doğuştan gelmiştir ve tamamen kötü değildir' cümlesidir. Bu bilgi ve yoruma, bu yazının okuyucuları dâhil, yaklaşan herkes kendi bilgi çerçeveleri doğrultusunda meseleyi ele alacaktır. Sözgelimi, bebeğin günahsız olduğu (İslam itikadı) bilgisine inanıyorsanız, muhtemel yorumunuz mevcut yorumu desteklemek olacaktır. Tam aksine, doğan yeni çocuğun günahkâr (Hıristiyan itikadı) olduğuna ve temizlenmesi gerektiğine inanıyorsanız tam tersi bir yorumda bulunmanız kuvvetle muhtemeldir.
Yakın dönem büyük Türk düşünürlerinden Ziya Paşa da açıklayıcı bir örnek olarak ele alınabilir. Ziya Paşa'nın şiirlerinde, insandan çok doğaya güvenen bir aydın/şair buluruz. Endişesi ne olursa olsun (Ekonomik ya da bürokratik) insan davranışlarına ve fikirlerine güvenmez Ziya Paşa. İnsandansa doğayı daha insani bulur. Ziya Paşa da dünyayı bir tutuş biçimine sahiptir. Dünyayı bu tutuş biçimi, Ziya Paşa'nın kültürel çevresinin ürünü değildir. Zira biliyoruz ki, çağdaşları içerisinde insana hak ettiğinden çok daha fazla güvenen, birçok düşünür ve şair vardır.
Ziya Paşa'nın dünyayı bu tutuş biçimi, edindiği bilgi ile ilgilidir. Ziya Paşa birçok özelliğinden önce dört ciltlik Endülüs Tarihini yazan adamdır. Endülüs üzerine yaptığı araştırmalar, ona; 'insanoğluna asla güvenilemeyeceği' fikrini getirmiştir. Şu kadar yıllık Endülüs tarihi, babasına ihanet eden oğullar, oğlunu öldüren babalar ve iktidar hırsıyla harcanan hayatlardan ibaret yapısı itibariyle Ziya Paşa'ya 'yalan dünya' dedirttirmiştir. Ziya Paşa'nın edindiği bu bilgi, hem hayatına hem de dünyayı tutuş biçimine yansımıştır.
Şu halde, itikadi bilgimizin temel meselelere yaklaşımımızdaki etkin rolünü göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Ancak bu göz önünde bulunduruş başlı başına yetmiyor ne yazık ki. Bu bilgi bizleri, yani yaşadığımız yüzyılda bile Medine örneğini mümkün görmek isteyen Müslümanları, bir yoruma ulaştırmalıdır. 'Bile' kelimesini öylesine seçmiş olmamız idrakimizin kapalılığını ortaya koyar. Ancak bu ifade bu cümleye öylesine konulmuş değil. Bunu akılda tutmakta fayda var. Çok çeşitli olan dünyanın tutma yerlerinden herkes kendi temel endişeleri üzerinden bir tutuş biçimi geliştirmiştir. Meseleler karşısında nasıl durulacağını hemen hepsi farklı yaklaşımlarla ortaya koymuştur. Anlaşılmasına katkı yapmaya çalıştığım hakikat, insan tekinin asla mutlak doğruya ve mutlak çözüme ulaşamayacağı bilgisidir. İnsan tekleri belki yalnızca mutlak doğruya işaret edebilirler. Bu işaret de İslam tarihinin -özellikle Peygamber döneminin- ve öncelikle Kuran-ı Kerim'in çok iyi anlaşılmasına bağlıdır.
Belki peşine düşülmesi gereken soru şudur; Bugün Türkiye'de sayıları çok az olan okurların sayıları çok olan yazarlar tarafından bir disipline alınmaya çalışılması eğlenceli midir yoksa düşündürücü müdür? Endişemizin derinliği komiklik yapmamızı engeller mi bilinmez ancak disiplin altına alınmaya çalışılan bir okur kitlesi söz konusu ise okur olarak ortaya çıkanları disiplin altına almaya çalışan bir yazar kitlesi de söz konusudur.
Yazı yazan ve bunları çeşitli mecralarda yayınlatmayı başarabilmiş kişilerin [biz bunlara daha önce denildiği gibi düşünce işçileri diyelim] dünyayı yorumlama biçimleri niçin ve nasıl doğru olacaktır? Esaslı olan soru budur. Cevap da şu cümlenin içindedir; düşünce işçilerinin, İslam'ın temel bilgi kaynaklarıyla olan rabıtası, onların nasıl ve niçin doğru olacaklarını belirler.
Yani yalnızca ve yalnızca Kur'an'ı Kerim'le olan rabıtamız bizi mutlak doğruya ulaştırabilir. Bunun dışındaki sözlerimiz ve düşüncelerimiz genelleştirilebilirlikten oldukça uzak ve hep bir yanı nakıs düşünceler olarak kalacaktır! Zira tamamlanmış bilgi, resmin tamamını görmekle mümkündür. Peygamberler hariç, insanoğlunun hiçbir ferdi resmin tamamını göremez. Yalnızca sıfatlarından biri 'basir' olan Allah resmin tamamını görebilir. Dolayısıyla yaralarımızın gerçek merhemi yalnızca ve yalnızca yaratıcının hakikat işaretindedir.
Türkiye'de düşüncelerin kuvvetli ve zihinlerin sağlıklı olmasının yolu, sözü neyin dinlenilir kıldığı bilgisini netleştirmekten geçer. Eğer söylenilen tüm sözleri, işe yarayanlar ve işe yaramayanlar diye ikiye ayırma gücüne kavuşabilir ve işe yarayan sözleri Kuran'ı Kerim'le irtibatlı sözlerden seçebilirsek varlığımızı asli mecrasına oturtabiliriz demektir.
Ezilen işçiler, sömürülen halklar, zihinlerinin ırzına geçilmiş okuyucular ve aldanmış şairler için tek kurtuluş yolu olarak; Kuran'ı Kerim'le irtibat kurmak ve kurulan irtibatın kuvvetini pekiştirmek ortaya çıkmaktadır. Ancak Kuran'la kurduğumuz kuvvetli bağ bize hakikati söyleyecektir. Bize hakikati söyleyenler yalnızca Kuran'la irtibatı olanlardan çıkacaktır!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




