Hayat; büyük balıklara yem olmamak için çabalayan, bunu başarmak için kendisinin de büyüyerek 'küçük balıklıktan kurtulması' gerekliliğine inanan, amacı için her yolu mübah gören, daha da önemlisi hiç kimseye 'hayat hakkı vermeyen' ve yaşamak için öldüren bireyin günahlarını zihninde aklama sürecinden başka bir şey değil.
Yani; kendinden ve kendine bağlı olandan daha mühm bir şey yok. Yaşamak istiyorsan, öldürebilirsin. Ve bunu öyle yollarla yapabilirsin ki, aklın almaz ama yine de haklısındır.
Büyük balığın küçük balığı yuttuğu, hayatta kalmak için öldürmen gereken, modern zamanda 'profesyonellik' ya da 'gerçek' diye bize yutturulmaya çalışılan bu bakış açısı Av Mevsimi'nin de felsefesinin oluşturuyor. Yavuz Turgul'u altı yıl aradan sonra kamera başına geçiren filmi vizyona girdi. Şener Şen'in yine başrolünü aldığı (Eşkiya ve Gönül Yarası'nda olduğu gibi) filmde Cem Yılmaz'ın yer alması, filmin pazarlanmasındak en güçlü malzeme oldu bugüne kadar. Çetin Tekindor, Melisa Sözen ve Okan Yalabık da diğer başrol oyuncuları.
Filmin konusu şöyle:
Tecrübesi, sezgileri ve takipçiliğiyle tüm teşkilatın "Avcı" olarak bildiği Ferman (Şener Şen) ile yalnızca bakışlarıyla bile lakabının hakkını veren "Deli" İdris (Cem Yılmaz) cinayet masasında görevli, baba-oğul kadar yakın iki polistir. Antropoloji mezunu, sessiz sakin Hasan (Okan Yalabık) ise bu ikiliye yeni katılmış bir "Çömez"...
Öldürülen genç bir kız onları uyuşturucu taciri Asit'le, Türkiye'nin en zengin adamlarından Battal Çolakzade'yle (Çetin Tekindor), kızın ağabeyleri Abbas, Vakkas ve daha birçok farklı insanla karşı karşıya getirecektir.
Hayatını eşine adayan, onun hastalığıyla boğuşan Ferman, boşandığı eşi Asiye'ye (Melisa Sözen) tutkuyla bağlı İdris, yeni mezun ve bu dünyaya yabancı Hasan... Çözmeye çalıştıkları cinayet, bu üç polisin hayatını değiştirecektir.
Senaryoda sorunlar
Görüldüğü üzere klasik bir hikayesi var. Büyük resimde durum böyle olsa da filmin sonuna doğru sizi bekleyen sürpriz, senaryoyu klasik olmaktan çıkarıyor. Gerçi filmin daha ilk yarısında da asıl meseleyi sezebiliyorsunuz (ya da sadece benim gibilere malum oluyor). Ama neticede Yavuz Turgul'un kaleminden çıkan ve kendi film diline uygun bir anlatımla mesajını son sahnede 'Dış Ses' ile veren güzel bir bitiş seyrediyorsunuz.
Ülkemiz sinemasının 'dili olan' nadir yönetmenlerinden Yavuz Turgul, geçmişine halel getirmeyecek bir eser ortaya koymuş. Ancak senaryodaki bazı sorunlar göze batıyor. 'Burada soruları ben sorarım' gibi Hollywood filmlerinden devşirme bir polis repliği ya da 'Bana orayı tarif eder misin' sorusunun gereksiz olduğu sahne geçişi gibi örnekler, rahatsız etmiyor değil. Gişe izleyicisi ile sanat filmi izleyicisinin arasını bulan isimlerden olan Turgul, belki bu maksattan yola çıkarak 'benim gibiler'e fazla gelecek bu yolu tercih etmiş olabilir.
Benzer şekilde bazı kurgu tercihlerini de filmin diline yakıştıramadım. "Dram, macera, polisiye, suç" şeklinde türü ortaya konan eser, kesinlikle bir aksiyon değil. Ancak sürükleyici etkisi ve nispeten sürpriz olan sonu ile sabrı zorlamıyor.
Oyunculuklar noktasında da bir 'doygunluk' seziliyor. Özellikle Şener Şen, daha önce defaatle canlandırdığı kişiyi canlandırıyor gibi. Ustalığını sergilemesini etkilemese de -bazı diyalog tercihlerinin de etkisiyle olsa gerek- çok bildiğimiz bir karakteri yeniden görüyor gibiyiz. Melisa Sözen yine sadece gözleriyle rolünün hakkını veriyor. Cem Yılmaz, tahmin edileceği üzere 'komedi yapmıyor'. Belki de en çok merak edilen nokta bu. 'Nasıl oynadı' sorusuna 'iyi' cevabını verebiliriz. Ama Yılmaz'ın oyunculuğu konusunda da (özellikle canlandırdığı son sahnede) rahatsız edici bir şeyler var. Lakin Cem Yılmaz'ın 'coşkuyu verdiği' bir sahne var ki, filmin belki de en güzel yeri. Bir veda yemeğinde Deli İdris herkesi coşturuyor ve bunu Lazca türkü söyleyerek yapıyor. Eşlik edenler ise tahta kaşık ve alkışlarla bunu yapıyor (tahta kaşık nereden çıktı onu tam anlayamadım ama...). Doğal bir orkestradan doğan hoş bir sahneydi.
Kürtçe'den sonra Lazca
Turgul'un bu filmindeki dikkat çekici bir tercihi de Lazca. Önceki filmi Gönül Yarası'nda Kürtçe türkü kullanan Turgul, Av Mevsimi'nde de Lazca'dan yana tavır koyuyor. Bu bir tavır, elbet. Memleketin renklerini ortaya koymak gibi bir maksadı filmine yediren Yavuz Turgul'un, güncele de gönderme yapan mesajı buradan anlıyoruz.
Ya avsınız ya da avcı
Filmin mesajına dönecek olursak; 'Ya avsınız ya da avcı' ifadesi, Av Mevsimi'ni işaret eden ana cümle olabilir. Zira anlıyoruz ki hepimizin hayatı aslında bir Av Mevsimi. Ya avcıyız ya da av. En kudretli avcı olabilirsiniz. Fakat öyle bir gün gelir ki, denginiz görmediğiniz bir av, aslında avcınız olur ve av olarak mevsimi sonlandırırsınız. 'Beyazlara büründük, gölgesiz kaldık' ifadesi ise en vurucu yer. Filmin mesajını -öyküyle bağlantılayarak- veren en güze cümle. O kadar birbirimize benzedik ki, hepimiz beyaz olduk. Temizliğimizden değil, sahteliğimizden. Tek başarımız, aynı sahteliği en güzel şekilde yürütebilmemiz. Ve beyaz olarak kaldığımız müddetçe de gölgesizliğimize mahkumuz. Yani hiçliğimize. Yani Av Mevsimi'ne.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



