Geçenlerde bir dost meclisinde konuşurken giderek pozitivist bir algıyla hayata bakışımız konu edildi. Akabinde câmi merkezli bir hayat gündeme geldi. Kendi payıma biraz suskun kaldığımı söylemeliyim. Bunun sebebi mahallemizdeki câmiye ancak haftada iki ya da üç kez uğramak, iş güç dağdağası içinde namazları bulunduğumuz yerlerde kılıvermek, hem de biraz aceleyle kılıvermekle görevimizin bittiğini sanmamdan kaynaklanıyordu.
Dost meclisinde sorular arka arkaya geldi: Acaba namaz, vakti gelince eda edilen rekâtlardan mı oluşuyordu? Hakkını yeterince verebiliyor muyduk? Neden hayatımızda câmi ve namaz ilişkisi bu kadar az yer alıyordu? Vakti gelince kolayca namazları eda etmekle görevimizi gerektiği şekilde yapabiliyor muyduk? Kıldığımız namazlar kazaya mı muhtaçtı?
İşin açıkçası bu sorular, dost meclisinde hazır bulunan dostlara yöneltildiğinde benim kadar, onların da sessiz kaldıklarını müşahede ettim.
Demek yazan - çizen dostlar da benim gibi câmiyle yeterince irtibat içinde değildi. Dolayısıyla câmiyi hayatımızın dışına çıkarmıştık. Evlerimizi mescid kılmamız güzeldi, lâkin evleri devamlı mescid yapmak aynı zamanda câminin fonksiyonunu görmezden gelmek gibi bir anlama gelmiyor muydu? Bu düpedüz câminin insanları "cem eden" işlevini görmezden gelmek değil miydi? Câminin "toplayan", "bir araya getiren" işlevine ne olmuştu?
Belki bu soruları okurken siz de aynı şeyi düşünüyorsunuzdur. Belki de tam tersi istihza edip, câmiyle olan sıkı rabıtanız sebebiyle yadsıyorsunuzdur bu tavrı.
Yalnızca câmiyle olan irtibatımızda yaşamıyoruz bu tek düzeliği... Kur'an'la olan irtibatımız bundan çok mu farklı? Kur'an'la, Hadislerle her gün ne kadar haşır neşir olabiliyoruz? Hangi akşam ailecek oturup bir tefsiri açıp, bir hadis kitabını açıp çocuklarımızla beraber okuyoruz? Kur'an hayatımıza ne kadar yön veriyor? Kur'an'a gösteremediğimiz hassasiyeti pekâlâ başka şeylere gösteriyoruz. Aslında câmiyle olan ünsiyetsizliğimiz, Kur'an'la olan ünsiyetsizliğimizle paralel...
Kılmak için, alışkanlık mesabesinde namazlar kılıyoruz. Kendimizi biraz rahatlatmak, suçlu psikozundan kurtulmak için namaz kılıyoruz... Oysa namazların eda ediliş, kılınış şeklimiz böyle mi olmalı? Tamam, vakit namazını kıldık ve vakte imzamızı attık. Acaba imzamız kabul edildi mi? Hakkı verilmeyen namazların vebali karşısında ne yapacağız? Kıldığımız namazlar bizden şikâyetçi olacak mı?
Durun daha sorular bitmedi... Haftanın belirli günlerinde sabah namazlarını şehrin büyük câmilerinde kılanlara gıpta ettiğimi söylemeliyim. Kimi dostlarımın özellikle hafta sonlarında "ruh festivali" diye niteleyebileceğimiz, "ruhumuzun şöleni" olan namazlar için tarihi câmileri seçtiklerini biliyorum. Onlara gıpta ederek, yapmaya çalışsam da yeterince aynı eylemi sürdürememenin rahatsızlığı içindeyim. Namaz vakti geldiğinde câmiye gitmek varken, câmiye gitmenin zorluğunu bahane ederek bir çırpıda evde namazı kılarak kendimizi rahatlatıvermek, bu eyleme yeterince değer vermediğimizin bir belirtisi değil mi?
Ya çocuklarımız? Onlara olumsuz örnek oluşumuza ne demeli? Onların da bizden farksız olarak, namazlarını evde eda etmelerinde payımız pek büyük.
İşin açıkçası hayatımızdan giderek câmiyi çıkarıyoruz, giderek câmisizleşiyoruz. Bu aynı zamanda giderek Müslümanlar olarak cem olmaktan, birlik ve beraberlikten uzaklaşıyoruz anlamına da geliyor. Cem olmaktan uzaklaşmak, cemaat olmaktan da uzaklaşmak, rahmet esintisinden uzaklaşmak anlamına geliyor aynı zamanda. İşte asıl korku ve ürpertimde buradan kaynaklanıyor.
Câmi merkezli bir hayat, aynı zamanda sosyal ve kültürel merkezli bir hayat demektir. Dayanışma ve Tevhid ruhunun dirilmesi demektir. Vahdet bilincinin gelişmesi demektir. Oysa hayatın kıskacı, albenileri bizi bütün bu erdemli ve anlamlı eylemlerden uzaklaştırıyor.
Osmanlı döneminde bütün mahalle halkı yatsı namazlarını câmide kılmaya özel bir önem atfedermiş. Bir iki gün câmiye gelmeyen cemaat hemencecik hasta mı, sâri mi, diye sorulup, sual edilirmiş. Câmi mahallenin, mahallelinin hayatının tam odağındaymış. Câmi merkezli bir hayat egemenmiş... Hatta haberleşme yatsı namazlarında olurmuş. Yatsı namazının bitiminde padişah emirleri, fermanları câmilerde okunarak bütün cemaate duyurulurmuş.
Ya şimdi? Câmiye giderken, câmiden çıkarken nerdeyse insanlar selamlaşmaktan kaçınıyor. Cami cemaatinin namaz biter bitmez acelesi varmışçasına câmiden kaçar gibi çıkmaları gerçekten üzüntü verici... İnsanlar artık birbirlerinden bir selamı, bir musafahayı, bir tebessümü bile esirgiyorlar. Cemaatin birbirlerine hâl hatır sormaktan kaçınmaları da bir noktada câminin işlevini azaltan bir davranış değil mi?
Kısacası, yaşantı düzleminde bir yerlere doğru gidiyoruz. Yalnız pozitivist algıyla olan bu gidişimiz hiç hayra alamet değil. Bu, giderek ruhtan, özden uzaklaşmak anlamına geliyor. Biraz da sekülerleşme, yani dünyevileşme... Hayatımızda nirengi noktası olması gereken eylemler hak ettiği yeri bulmuyorsa, bu boşluğu yüzeysel, suni eylemlerin dolduracağı kesin. Bu yüzden fikirde ve zikirde hangi düzlemde olduğumuzun muhasebesini acilen yapmak en zaruri eylem... Bir an önce bu muhasebeyi yapmalı ve hayatımıza ona göre yön vermeliyiz...
Haksız mıyım? Söyleyin lütfen!..



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



