Toroslarda yol almak hayatta yol almak gibidir. İnişleri var çıkışları var hayatın da Torosların da.
Bilmediğiniz yollarda arabanızla giderken ne ile karşılaşacağınızı bilmeden gittiğiniz gibi hayat yolunda da her gün bilinmezlerle karşılaşırsınız. Kayalar arasında uzunca bir zaman yol alırken aniden bir saklı cennete uğrarsınız.
Hayatta öyle.
Kayalardan katı insanlar arasında yol alırken ipek gibi yumuşak kalpli insanlar karşınıza çıkıverir.
Hep kıyamda duran dağlar vardır.
Onun eteklerinde ruku halinde tepeler vardır. Dağın eteklerinde kıbleye doğru uzanıp secdeye kapanmış dağ burunları vardır.
Dağdan geçenlere ikram edecek dağ armutları, dağ erikleri, kekikleri, yavşanları... vardır.
Arabasını hiç durdurmadan yol alanlara da burcu burcu kokan havası vardır.
Her sene mutlaka şehrinize en yakın bir dağa çıkınız ve zirvelerde esen rüzgarı görünüz. Siyasetin tepesinde yaşayanların rüzgarı altı yönden gelir ve hepsi de tepedekinin ayaklarını yerden kesmek içindir.
Ama dağ rüzgarları kalleşlik yapmaz.
Dağların zirvesinde bazı yerler vardır iki taraftan da rüzgar eser ama ayağınızı yerden kesmez ve sizi sevdiğinizin nefesi gibi okşar.
Hacca veya Umre'ye gidenler sevgili Peygamberimize ilk vahyin geldiği Hıra mağarasına çıktıklarında dağın zirvesinden etrafı seyrederken anlarlar dağın insanlara nasıl huzur verdiğini.
Sevgili Peygamberimiz bir ay çıkmış, hazreti Musa aleyhisselam kırk gün kalmış Tur dağında.
Dağlar, devamlı kalma yeri değildir.
Biz, insanız ve ünsiyetimiz ancak insanlarladır.
Sevgili Peygamberimiz, bir gün ashabın ileri gelenlerinden Sevban (r.a.)'a, "Sevban, sakın medeniyetten uzak köylere yerleşme. O tür köylerde yerleşip kalan, kabirde kalan gibidir. Sakin-ül Küfüür, ke sakin-il kubuur" buyurmuş. (Buhari, Edeb-ül Müfred 1/203 hadis no 579, Beyhaki, Şuab-ül iman 6/68 Hadis no 7518, Süleyman bin Ahmet Taberani (260-360) Müsned-üş Şamiyyin, 2/99 hadis 986)
Bütün peygamberler başkentlerde tebliğe başlamışlardır. Hz. İbrahim, Nemrut'un hüküm sürdüğü şehirde,
Hz. Musa Mısır'da, Hz. İsa Kudüs'te, Hz. Muhammed Mekke'de peygamber olarak görevlendirilmişler.
Kentliler, tebliğlerine kulaklarını tıkamanın ötesinde peygamberlere ve onların arkadaşlarına işkence etmeye başladıklarında yine başka bir şehre göç etmişler.
Hz. İsa'yı öldürmeye teşebbüs eden Yahudi hahamla, Romalı general, köylülükten kurtulamamış şehirlidirler.
Son peygamber Muhammed aleyhisselam da Yesrip şehrine hicret etmiş ve Yesrib'in adını medeniyet kökünden gelen "Medine" diye değiştirmiş.
Bu hadisi şerheden Münavi, "Cahil ölü gibidir. Cahilin elbisesi, onun kefeni gibidir. Cahilin evi de onun kabri gibidir" der. (Münavi, Feyzul kadir 6/401)
Ananın sütü gibidir dağların suları.
Tenimizin yüzde yetmişi sudan meydana geldiği için hep deniz, göl ve subaşlarını tercih ederiz. Suya girerken de, toprağa uzunca serilirken de tenimizle akrabalık bağı olan deniz ve toprağı kucaklaştırırız.
Denizler kadar derin bilgili olmalı, dağlar kadar dik durmalı.
Aynı dağda hayata gözlerini açan kekik, papatya, menekşe, lale, sümbülden hiç biri diğerine hava atmaz.
"Çiğdem derki ben alayım" şiiri insanlar tarafından söylenmiştir.
Her çiçek aynı dağın toprağından meydana geldiği için hava atmazlar ama dağa bir hava verirler. Sevgili Peygamberimiz de Veda Hutbesinde "Hepiniz Adem'densiniz, Adem'de topraktandır" diyerek ırkıyla övünmeyi yasaklamıştır.
Dağlar, elvan elvan çiçekler sunar bizlere.
Bizler de topraktan süzülüp gelen bu tenlerle güllü, laleli, çiğdem çiçekli, sarı çiçekli, nevruz renkli kelimelerden söz demetleri üretip öyle sunalım insanlara.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



