Ülkemde sinema hep bir yerlere 'angaje', öykünmüş, hatta amiyane ifadesiyle 'araklanmış' bir şekilde yapılıyor. 'Gibi olma'nın peşinde koşan sinemacılar, ülke sinemasını da hiçbir şey gibi olamamış hale getiriyor. Her dönemde böyle eserler oldu/oluyor. Ama son dönemde gerçekten özgün diyebileceğimiz filmler de perdeye çıkıyor. Bunun son örneklerinden biri Çakal.
İstanbul'un kenar mahallelerinden birinde, sevmediği bir baba ve hasta bir anneyle yaşayan Akın'ın annesini kaybetmesi, içindeki diğer Akın'ı ortaya çıkarmıştır. Akın, o güne kadar çalıştığı Nuran Usta'nın marangoz atölyesinden çaldığı parayla yeni bir hayat kurmaya karar verir. Ancak sevgilisi Deniz'e bu planından bahsettiğinde beklediği cevabı alamaz. Bu ret cevabı ile tam tersi bir istikamete yönelir ve 'kirli' işlere bulaşır.
Filmin öyküsü kısaca böyle. Ancak filmi özgün yapan şey tekniği. Erhan Kozan'ın ilk uzun metraj tecrübesi olan film, bir ilk olarak çok başarılı. Kalabalık içindeki uzun planda net takibinin aksamaması; bir diyalogda taraflardan birinin gölge olması; kafa sesi; 'sırt kamerası' kullanması; üst açı tercih etmesi, filmin genel dilini oluşturuyor. Ama asıl özgünlüğü sesle oynayarak yapmış, yönetmen. Ortamdaki bütün sesleri düşürüp bir tek sese -genelde ayak sesine- odaklanmak dikkat çekici bir yöntem. Filmin dilinin oluşmasının başat unsuru bu ve başarılı da olmuş. Filme genelde hakim olan gri/kirli mavi ton, psikolojik etkiyi oluşturmada etkili bir yöntem.
Buraya kadar herşey güzel. Fakat bu filmin izlenmesi, hele hele aile ile izlenmesi konusunda tavsiyede bulunamayacağım. Zaten filmin sonunda rol caption'da (filmde görevli olanların isimlerinin aktığı bölüm) eksik olan biri vardı; küfür danışmanı...
Ben hayatımda bu kadar çok küfür olan başka bir yerli film daha izlememiştim. Mübalağasız her üç cümleden birinde küfür vardı. Tamam, yeraltındaki kirli işlerden bahsediyorsunuz. Bu kirliliğin doğası bu. Seks sahnesinin varlığını da buna bağlayacaksınız. Lakin, bu kadar 'gerçekçilik' gerçeğe ve gerçek algımıza zarar veriyor. Ve sinema da; olanı, olduğu gibi değil de 'maksada uygun' aktarmanın bir aracı değil mi? Maksat kavramına takılmamak gerek. İster ideolojik, ister mesleki olsun, bir maksat için araç edilir sinema. Bizim kadim geleneğimiz de zaten dolaylamayı, hicvi, ironiyi içselleştirmiş değil midir? Film ekibinin böyle bir maksattan beri olduklarını tahmin edebiliyorum. Ama bir taraftan da 'olması gerekeni' söylemek bizim vazifemiz.
Sultanın Sırrı'nı 2. Abdulhamit'e söylemeyin
Vizyonda yerli yapımları görmek sevindirici bir durum. Bu yıl 50-60 civarı yerli film vizyona girdi. Ama akılda kalan ve yarına kalacak olan kaç tane derseniz, maalesef bir elin parmaklarını geçmez.
Bu yıl film sayısının fazla olmasının önemli bir sebebi de İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB). AKB'nin desteğiyle birçok film çekildi. Henüz 'olmuş' diyebileceğim bir eser göremedim. Son olarak Sultanın Sırrı'nı izledim.
4 milyon lira bütçe ayrılan filmde, Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamit'in petrol ile ilgili sırlarından haberdar olan Amerikalı bir profesörün İstanbul'a gelmesi ve sırrın saklı olduğu Topkapı Sarayı Müzesi deposundaki gizemli sandığı bulmak için verdiği mücadele anlatılıyor.
'Standartları' yakalamaya çalışan yönetmen Hakan Şahin, bir aksiyon filminin genel 'standartları'na ulaşmış diyebiliriz; hızlı kurgu, hareketli kamera ve müzik desteği ile... Ama ucuz bazı numaralar ile etkiyi arttırmaya çalışmış. Sürekli bir müzik şırınga edilmesi gibi...
Sultanın Sırrı'nın senaryosunda gariplik çok fazla. Hazırlıkları iki yıl süren filmde ABD'li 'kaçakçı'yı durdurmaya çalışanlar Mevlevi Tarikatı üyeleri. Bir Mevlevi Dedesi önderleri, müritleri de 'gönüllü ajan'. Garip geldi doğrusu.
Kitap tararken 'parmağıyla satır takip eden' profesör; küfürbaz mevlevi; 'selamün aleyküm' demekten imtina eden şeyh ve müritleri; Osmanlı tokadı vurgusu; manasız, havada kalmış Abdulhamit vurgusu ve -bizzat ABD'lilerin ağzından- 'övgüsü'; Da Vinci Şifresi havası verilmiş öykü ve diyaloglard da kitaba göndermeler ve belki de hayatımda gördüğü en garip bitiş.
4 milyon TL harcayarak, 2 yıl hazırlık yaparak böyle bir iş çıkarılması içimi burktu. Evet, aksiyon açısında 'standartları' kovalayan ve en azından çizginin altına düşmeyen bir eser. Ancak Abdulhamit'i anmak ve övmek için manasız bir 'petrol haritası' hikayesine mi sarılınmalıydı. Yapımcının böyle bir tercihi olabilir. Ama bizi ilgilendirne kısmı AKB'nin filme destek vermiş olması.
Daha birkaç gün önce "İstanbul'da Bayram Sabahı" fecaatine tanık olmuşken, yine AKB destekli bir filmden dudak bükerek çıkmak ne acı. AKB'nin desteklediği yapımlarının tamamını izlemeye çalışacağım. Ne kadar muvaffak olurum bilemiyorum. Ama en azında izlediğim kadarıyla bir genel değerlendirmeyi ilerleyen zamanlarda yapacağım.
Şimdilik, Sultanın Sırrı'nın bitişine benzer bir sonla yazıyı bitireyim.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



