Genç kardeşim! Dine olan meylimizi canlı tutabilmemiz için sürekli kendi kendimizi manevî anlamda motive etmeliyiz. Bunun için gerçek maneviyat büyüklerini aramalı ve onların sohbetlerine katılmalıyız. Şayet buna imkânımız yoksa onların kitaplarını okumalıyız. Sana maneviyat büyüklerinin önemini şöyle izah etmek isterim: Dikkat edersen Yüce Allah Kur'an'ı gönderirken, onu yaşayan bir Kur'an olan Efendimiz'in aracılığı ile bizlere sundu. Çünkü insanların somut bir örneğe, bir modele ihtiyacı vardı. Efendimiz ve eshabı yaşadığı dönemde örneklik vazifelerini hakkıyla yerine getirdiler. Toplumun ideal şahsiyet ihtiyacını karşıladılar. Peki ya aynı ihtiyaç bugün yok mudur? Efendimiz ve eshabı elbette bugün de halen bizler için en güzel örnektir. Ancak bir de yaşayan örneklere ihtiyaç vardır. İşte bizler dinimizi öğrenmek için adresimizi bu örnek şahsiyetlerden sormalıyız. Alimler, arifler, hocalar ve irşad eden zatlar gözümüzün önündeki somut örneklerdir. Bu konuyu Prof. Mustafa Kara Hoca şöyle izah eder: "Alimler ve arifler bize Hz Muhammed'in yolunun sevdalısı olabilmenin imkanlarını, usullerini sunar, hayatımıza yeni bir pencere açarlar. Bu pencere vasıtasıyla biz yeni devletlere kavuşur, yaşama sevinciyle karşılaşır, mutluluk denen dünya ile yüz yüze geliriz." (Gönül Mektupları, s.16)
Genç kardeşim!
Şayet maneviyat büyüklerine yaklaşmazsan bil ki büyük bir risk altındasın. Onların sevgileri insanların gönüllerini yumuşatır ve kalplere ilaç gibi gelir. O sevgiler insanı Allah sevgisine ulaştırır. Bir velinin gözlerinde, sevgiden ve merhametten başka bir şey bulamazsın. Onlar sevince de Allah için severler, buğuz edince de bunu Allah için yaparlar. Eğer onların yumuşak tatlı yollarına gitmezsen, sert ve haşin olursun. Kendini nefsani bir kavgada kafa göz patlatan veya kaşı gözü patlayan birisi olarak bulursun. Nefsin fırsat bulmaya görsün, sanki linç eder gibi, küffarla cenk eder gibi -Allah korusun- kinini mümin kardeşine saçarsın.
Genç kardeşim!
Sana halim selim olmak yakışır. Sana etrafında terör estirmek değil, iyilikleri yaymak yakışır. Çiğ süt emmiş insanlar seni şaşırtmasın. Onların yaratılmalarında da hikmetler vardır. Sen kötülere uymakla değil, iyilere yaklaşmakla mükellefsin.
Genç kardeşim!
Günahlar konusunda kimseye diyecek bir sözümüz yok. Hepimizin günahları, hataları boyunu aşmış. "Safayı sineme zulmet veren günahımın pasıdır/ Aman ey kânî ihsan zulmetî kalbim cîla ister" diyen Esad-ı Erbili hazretlerinin de ifade ettiği gibi gaflet karanlıklarında pörsüyen, yıpranan ve kirlenen gönüllerimizin temizlenip cilalanmaya ve bir kalp tabibinin elinde onarılmaya ihtiyacı var.
Genç kardeşim!
Diyeceksin ki; biz onları nasıl tanıyabiliriz. Bu soruya bizim cevabımız belki bir anlam ifade etmez ama sana ben yine büyüklerden bir misal verebilirim: Bir tasavvuf büyüğünün çok güzel bir sözü vardır. Der ki "Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'in bir tek sünnetini terk ettiğimi görürseniz siz de beni terk edin." Abdulvahid bin Zeyd hazretleri; "Gerçek sufiler akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalpleri ile ona bağlanan ve nefislerinin şerrinden de Cenab-ı Hakk'a sığınan kimselerdir" (Selvi, Dilaver, Kur'an ve Tasavvuf, İstanbul, 1997, s.43 Bkz, Sühreverdi, Avarif) diyerek buradaki ölçü ile paralel bir tanımlama yapar. Cüneyd-i Bağdadi hazretleri de; "Tasavvuf hakiki olarak Allah'ın ahdine ve elest bezminde aldığı misaka vefa gösterip gereğini yerine getirmek ve şeriatta Hz Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'e tabi olmaktır" (Selvi, a.g.e, s. 260) diyerek Efendimiz'in getirdiği değerlere bağlılığın önemine vurgu yapar.
Genç kardeşim!
Tasavvuf büyükleri Kur'an ve sünnete sıkı sıkıya bağlılığın tasavvufun en temel prensibi olduğunu söylerler. Öyle ki Allah dostları "muhabbet" kavramını bile bu çerçevede tanımlamışlardır. Sehl bin Abdullah el Tusteri hazretleri bu konuda şöyle söyler: "Muhabbet, mahbubun emirlerine taatle kucak açmak ve muhalefet etmekten uzaklaşmaktır" (Aziz Mahmud Hüdayi, Habbet-ül Muhabbe, çev: Necdet Yılmaz, İstanbul, 2002, s.7) Yine Muhammed bin Fazl hazretleri Ali İmran suresinin 31. ayetinin yorumunda şunları söyler: "Açıktan ya da gizli olarak Hz. Peygamber'in sünnetinden bir şeye muhalefet eden, ya da herhangi bir şeyde ona tabi olmayı terk eden kimseden muhabbet duygusu alınır. Çünkü Hz. Peygamber'e tabi olmak, Onun yolundan hiçbir şeye kesinlikle muhalefet etmemekle olur" (Aziz Mahmud Hüdayi, a.g.e, s.42)
Genç kardeşim!
Sufilerin sözleri cezbe halinde söylenmiş kulağa hoş gelen sevimli sözler değildir. O sözler Kur'an ve sünnetin açıklamaları veya başka bir ifade ile iman hakikatlerinin ta kendisidir. Bütün büyük sufiler kerametlere önem vermemi ve iman hakikatlerine yan gözle bakmamışlardır. Hatta Nakşibendilik'te en büyük pir olarak kabul edilen Hz. Ebubekir radıyellahü anh'ın hiçbir kerametinin olmadığı kaynaklarda geçer. Ki bu bilgiye biz Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin bir eserinde rastladık. O halde genç kardeşim, sen de sakın ola ki kerametlere aldanma! Bir zat ki istikamet yolunda gitmiyorsa, hakkın hâkimiyeti için çalışmıyorsa, havada uçtuğunu görsen vurup kanadını kır. Nitekim Bayezid-i Bistami hazretleri de "Gökyüzünde bağdaş kurmuş oturan bir kimsenin sözlerine inanmayın. Ta ki hareketlerinin sünnet çizgisinde olup olmadığını anlamadıkça" diyerek bu konudaki ölçüyü bildirir. "Şah Nakşibendi'ye göre en büyük keramet kerameti örtmek ve gizlemektir. Bu yüzden kendisine 'Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor?' diye soranlara şu cevabı verdi: 'Omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi vardır?'."(Yılmaz, Hasan Kamil, Altın Silsile, s. 116)
Genç kardeşim!
Tasavvuf, İslâm'ı asr-ı saadet tadında yaşamaya çalışmanın adıdır. Takva şuurunda, mücahit kıvamında yaşama sanatıdır. Büyük ve küçük cihadın her ikisi de önemlidir ve her ikisi de ihmal edilemez. "Nefsimle mücadele ediyorum" diyerek sosyal hayattaki mücadeleden kaçma düşüncesi tasavvufla bağdaşmaz. Nefse eziyet etmek, evlenmemek yememek içmemek gibi işlerin tasavvufla bir alakası yoktur. Nefsi terbiye etmek için İslam kurallarını aşan metotlar kullanmanın adı değildir tasavvuf. İslam fıkhının kabul etmediği hiçbir görüş, her ne kadar tasavvufi bir makyaj ile de sunulsa onun hakikatle bir alakası yoktur.
Genç kardeşim!
Şimdi de seni maneviyat yolundan alıkoyabilecek bir tehlikeden bahsetmek istiyorum. Zararlı mahiyetteki dine aykırı şarkı ve türküler seni ve bizi yoldan çok geri bıraktı. Bu nedenle bunların birer ifsat edici, oyalayıcı, gaflet artırıcı olduğunu unutmamalısın. Hangi müzik senin ruhunu Allah aşkı ile titretiyor, seni mahzunlaştırıyor, kötü duygularını unutturuyor ve sana imanın hazını yaşatıyorsa o müziği dinlemelisin. Bu konuda televizyondaki bazı ilahiyatçıların gevşek ve yumuşatılmış yorumlarına itibar etmemelisin. Bediü'z Zaman Said-i Nursi hazretlerinin bu konuda müthiş bir ölçüsü vardır. O der ki: "Şeriatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet ulvî hüzünleri, Rabbanî aşkları îras eden sesler, helâldir. Yetimhane hüzünleri, nefsanî şehevatı tahrik eden sesler, haramdır. Şeriatın tayin etmediği kısım ise, senin ruhuna, vicdanına yaptığı tesire göre hüküm alır." (İşarat'l İ'câz, İstanbul, 1999, s.72)
Genç kardeşim!
Sanatçı veya şair görüntüsü ile dikkat et, seni de aldatmasınlar. Yüce Allah'ı bilmeyenden sanatçı olmaz. Bir sergide gördüğü bir tabloyu bile bir saat methederken, onu yapan sanatçıyı takdir ederken, şu kusursuz kâinatın sanatçısını göremiyorsa o kimse sanattan anlamıyordur. Bil ki gençleri yaptıkları boş işlerle peşlerine takanlar, onlara en büyük zararı veriyorlar. Sana güzel bir misal olsun diye Merhum Prof. Dr. Esad Coşan hocamızın herkesin büyük sanatçı dediği Yahya Kemal hakkındaki görüşlerini aktarayım: "Yahya Kemal İspanya sefiri (yolcu) olmuş. Kastanyetlerini takmış İspanyol dansözünün topuklarını tıkır tıkır tıkırdatarak, zillerini şıkır şıkır çalarak, 'Şakırda şukur, şıkırda şıkır, tıkırda tıkır, fıkırda fıkır...' oynamasını seyretmiş, çok etkilenmiş; ondan sonra Endülüs'te Raks diye gazel yazıyor. Münir Nureddin Selçuk da bunu besteliyor. Neden? İşin içinde kadın var, içki var, raks var, zil var, zurna var... Her şey var. Fâni dünya hoştur amma sonunda hesap da var." (İmanın ve İslam'ın Korunması, İstanbul, 1998)
Genç kardeşim!
Diğer bir önemli husus da kâfirlere benzemeye çalışmanın çok tehlikeli bir hastalık olduğu konusudur. Unutma ki benzemek kalbî bir yakınlığa kapı aralar. Onlara beslediğimiz sevgi ise, imanımızın noksanlığından kaynaklanır. Bu konuda Efendimiz "Hangi kavme benzerseniz onlardan sayılırsınız" buyurarak son noktayı koyar. Bediü'z Zaman Said-i Nursi hazretlerinin gençlere verdiği şu öğütler ile sözlerimi bitiriyorum: "Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız! Avrupa'nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i'dam ediyorsunuz. gâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!.." (Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, İstanbul, 1999, s 134)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



