Çözüm sunmayan kısır tartışmalar, bitmek bilmeyen dedikodular, çılgınlaşan ve azgınlaşan eğlence hayatı, manevî tahribat ve bir türlü kaliteyi yakalayamayan eğitimimiz... Türkiye, hiçbir dönemde, böylesine direnç noktaları kırılan bir duruma getirilmemişti. Yönetimi elinde tutanlar günü kurtarma telaşında. Ülkemizin sürüklenmek istendiği büyük tehlikeden habersiz görünüyorlar.
Türkiye ve İslâm dünyası üzerinde emelleri olan emperyalist güçler, uzun vadeli hesaplar içindeler. Hatta, bu hesaplar yüzyıllar öncesine dayanıyor. Bugün ise, emperyalistlerin iştahı azgınlaşmış bir noktada bulunmaktadır.
ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in son açıklaması her şeyi açık–seçik ortaya koymaya yetmiyor mu? Cheney, Amerikan Enterprise Intitute (AEI)’de yaptığı konuşmada, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin gerçek sebebini şöyle açıklıyordu: “Eğer Irak’ı işgal etmeseydik, İspanya’dan Endonezya’ya kadar olan bölgede büyük bir İslâm İmparatorluğu kurar ve İsrail’i yok ederlerdi.”
Bu konuşma içinde öylesine büyük gerçekler gizli ki... İlk olarak, ABD’nin asıl mücadelesinin İslâm’la olduğu anlaşılmaktadır. Sonra, ABD’nin Irak’ı işgalinin temelinde İsrail’i himaye etmek yattığı ortaya çıkmaktadır. Daha önemlisi de, Irak’ın işgali öncesi Müslümanların hangi güce ulaştıkları da bir sömürgecinin ağzından dile getirilmiş bulunmaktadır.
ABD’nin niyeti belli ve açıktır. Kurdun kuzuya saldırması tabiidir; asıl şaşılacak olan kuzunun kurda gönlünü kaptırmasıdır. İşte, Türkiye’de böylesine bir garabet yaşanmaktadır.
Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, Türkiye de dahil yirmi iki ülkenin haritasını değiştirme niyetini bütün dünyaya ilân etmişken; Türkiye Başbakanı ABD’nin hedeflerine daha çabuk ulaşması için BOP eşbaşkanlığını üstlenmiştir. Saadet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Mete Gündoğan, bir basın toplantısıyla konuya şiddetle tepki göstermiştir: “İslâm dünyasına saldırı amaçlı kurulan BOP eşbaşkanlığı görevini yapmak Başbakana yakışmamıştır. Afganistan ve Irak bu proje çerçevesinde işgal edilmiştir.”
ABD’nin İran ve Suriye’ye işgal plânları yaptığı bir dönemde, Türkiye Dışişleri Bakanının sırf Amerika Dışişleri Bakanının bir telefonu ile Suriye’ye ani bir ziyaret yapması, yöneticilerimizdeki ABD sevdasının derecesini göstermiyor mu? Suriye’ye, “Sonun Saddam gibi olmasın” (Hürriyet, 17 Kasım 2005) mesajını götürmek sana mı kaldı? Sen, Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı mısın, yoksa ABD elçisi mi?
ABD’nin yakından takip ettiği, İspanya’daki Medeniyetler İttifakı Toplantısı’na Başbakanın koşup gitmesi de gafletin başka bir örneği. “Terörün faturasını Müslümanlara yükleme” amacıyla yapılan bu toplantıyı BOP çerçevesi dışında düşünmek mümkün değildir.
Şahsiyetli bir dış politika gerekli
Hükümetin dış politikadaki tavizkar tutumu, Türkiye’ye öylesine ağır faturalar yüklüyor ki... Hükümet en çok dış gezi yapma rekorunu kırmıştır ama Türkiye’nin Ermeni soykırımı yapmadığını kimseye anlatamamıştır. Şimdi de Süryaniler soykırıma uğradıkları iddiasında bulunmaktadırlar.
Avusturya, Çanakkale’de hak talep etmektedir. Yeni Zelanda, Çanakkale Şehitliği’nin yedi ülke tarafından dönüşümlü olarak yönetilmesini istemektedir. ABD, Kıbrıs’ta üs kurmaya hazırlanmaktadır. AB, “İlerleme Raporu”nda “Türkiye’yi bize verin” demeye getiren bir üslup kullanmaktadır. Daha nice istek ve garip tutumlar... Hepsi, ama hepsi Hükümet’in tavizkâr politikalarının bir sonucudur.
Peki, bu gidişatın nereye varacağını hiç hesap ettiniz mi? Bilin ki, bu yolun sonunda tehlike var.
Milli Görüş’ün muhterem lideri Prof. Dr. Necmetttin Erbakan, ESAM’ın açılış toplantısında yaptığı konuşmada, problemler ve çözüm yollarını şöyle ortaya koymuştu: “Bulunduğumuz nokta, yeryüzündeki ırkçı emperyalist güçlerin beş bin yıldan beri güttükleri amaçlarını gerçekleştirmek noktasında, artık azgınlaştıkları bir noktadır. Bunun için, birçok Müslüman ülke işgal edilmiş, görülmemiş zulümler işlenmiş ve bütün dünya kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu emperyalistlerin zihniyeti, ‘Ya öleceksiniz, ya da kölemiz olacaksınız’ şeklindedir. İnsanlığın saadeti, bizim milletimizin tarihinde uyguladığı ve gösterdiği gibi, ancak İslâm’ın ulvî prensiplerinden yararlanan bir medeniyetle sağlanabilir. Ancak, Milli Görüş’le tesis edilebilir.”
Tavizci ve işbirlikçi görüşleri çöp sepetine atıp, milli ve yerli olan bir çözüm yoluna dönmek zorundayız. IMF ve AB reçetelerini bir tarafa bırakıp “kendi gücümüzle kalkınma modeli”ne dönmek gerekiyor. “Lider ülke” olmak dururken, başkalarının uydusu haline gelme anlayışını bırakmalıyız.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



