Ruh ne çözülmez şey! Bazen bulutların üstünde uçar, bazen de bedenin içinde hapsolmuş hisseder kendini. Ya kalp! Bazen acıyla ağrır, bir avuç alır sanki içine öyle bir sıkar ki, yaşama nasıl dayandığına şaşar insan. Kimi zaman da kalbinin, ebedi mutluluk vaadi almış gibi saadet dolu atışlarını duyarsın, hiç acımamıştır sanki daha önce, hiç acımayacaktır bundan sonra. Oysa ister ruh de, ister kalp, istersen sadece “içim” sıkılıyor ya da kıpır kıpır diye koy adını daima yaşar insanoğlu bu gelgiti.
Merhum Muhammed Esed’in, bir metro yolculuğu esnasında, yirminci yüzyıl insanının yüzündeki acıyla gerilmiş ifadeye şahit oluşu ve daha sonra Tekasür Suresi’nde karşılaştığı o muazzam ayetler gelir aklıma. Hemen her yüzde gördüğü gizli ve derin acıyı, insanların gerçeksiz, inançsız ve fasılasızca refah peşinde koşamalarına bağlar Esed. Ve sonra o gün metroda yaşadıklarının tam bir yankısı olduğunu söylediği ayetlere gözü ilişir masanın üzerinde duran. Ve bir süre sonra eşiyle birlikte Müslüman olduğunu açıklar. Kur’an Mesajı adlı meal- tefsirinin ilk sayfasında anlatılan hayatını her okuduğumda etkilenir ya da bu konuyu çağrıştıran hemen her durumda onun Müslüman oluş hikayesini hatırlar, hatırlatırım. Tıpkı daha önce yazılarımda da bir kaç kez yaptığım gibi.
Yüzlerdeki bu gizli ve derin acı değişmedi, belki daha da arttı ikibinli yıllarda. Ama her şey bir yana, bu yüzyılın Müslümanlarının yüzlerindeki acılı ifade zaman zaman gidip geliyor. Öze ve hakikate konsantre olduğumuzda, O’nun adını andığımızda, hikmet karşısında sabır yüklendiğimizde ne yüzümüz geriliyor, ne de kalbimiz kabzolunuyor. Belki ince ve derin bir sızı kalıyor yürekte. Ya sonra? İmtihan sırrı aydınlandığında, Hakim’in hikmetine yeniden iman edildiğinde, rahmetin aslında nasıl yağdığı görüldüğünde sadece o an, o kısacık an, ruh hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir huzurla sarmalanıyor. Bu öyle bir duygu ki, mü’min bu kısacık anlardan aldığı güçle, ümitle yaşamı göğüslüyor adeta.
O zaman gazete sayfalarında, televizyon kanallarında kimi gerçek, kimi yalan yazılıp çizilenler üstüne üstüne gelse de; birilerinin sınırlarını çizdiği dünyada Truman Show misali yaşadığını her geçen gün daha derinden hissetse de yine gülümseyebiliyor insan. İçindeki ve dışındaki dünyanın zaman zaman şiddetle çarpışması, ancak imanın gücüyle aşılabiliyor. Ama kimi zaman çarpışmanın şiddetinden bahsedip durmak, kendine fazla konsantre olmak asıl ihtiyacını unutturuyor insana. Ruh, sahibine kendini yeniden teslim ettiğinde ancak kurtuluyor bu esaretten.
Kalp O’nu andığında huzur buluyor. Her şey ancak O’nun nuruyla gün yüzüne çıkıyor. O’nu unutmadan okunduğunda anlam buluyor her şey. Ya da O’na imanın yankılarıyla yazıldığında anlamsız olmaktan kurtuluyor kelimeler. Mü’min... Ancak kul olduğunu farkedip, haddini bildiğinde ötelerin hülyaları süslüyor gecelerini.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



