Üniversite eğitimim sırasında bir gün şöyle bir olay oldu. Bir hocamız, ki sol eğilimliydi, bizlere "Kapitalist ekonomiyi anlatmak durumunda olduklarını, çünkü bugün süregelen yapının bu olduğunu ve okulu bitirince aç kalmamamız için bunu öğrenmek durumunda olduğumuzu" söylemişti pek de hoşnut olmayan bir tavırla. Bu sözlerden belki hiçbir öğrenci bir ironi tablosu çıkarmadı o gün, bir solcunun "taze kapitalistler" yetiştirmesinin eksiksiz bir "kara mizah" şaheseri olmasına kimse kafa yormadı. Belki çoğu sevindi kapitalizmle bir şekilde ilintilendirilmekten, kendini bir şekilde "sisteme entegre" olmuş gördü. Bazıları da içlerinden "vah vah" dediler büyük ihtimalle biraz da "partizanca".
Ama olayı objektif ölçütlerde incelediğinizde, öğrencilere geçerli olan sistemin bilgilerini vermenin çok da anormal olmadığı ortada. Elbette ki, hocanın kişisel görüşü düşüncelerine kendince bir aroma katsa bile, yorum farklarına rağmen öğretilen konu değişmeyecektir. Bunu "de facto" bir durum olarak görmek durumundayız. Sorunun kendisi, öğrencilerin taze kapitalistler olarak yetiştirilmesinde yatmaktadır (ki taze sosyalistler olarak yetiştirilmeleri de pek hoş gelmiyor insana). Velhasıl-ı kelam, 24 Ocak sonrası Türkiye'nin yönlendirildiği liberal ekonomi ve küresel sisteme eklemlenme sorunudur aslolan. Kendisine, her nedense, bir türlü "milli eksenli" bir model bulamaması sorunu da diyebiliriz.
Önceki birçok yazıda da değinildiği üzere, Türkiye'nin kendine has bir ekonomik modele ve kalkınma stratejisine sahip olamamasını da bu zikrettiğimiz küresel sistem olgusunda aramalıyız. Yaşadıklarımız, "gelişmekte olan ülke" şeklinde yaftalanan ve tabiri caizse "araf"ta yer alan bizim gibi ülkelere has bir kafa karışıklığı halidir. Öyle bir zihin bulanıklığı ki, nereye gitmeli, nereye meyletmeli, hangi modeli benimseyip, hangi kutba seyirtmeliyiz? Bilemiyoruz. Bildiğimiz tek şey, belli periyotlarla yaşadığımız sıkıntıların sonrasında "üç harfliye" başvurmak; IMF kapısındaki Türkiye!
Ekonomi ve politikanın birbirine eklemlendiği bir ortamda, IMF kapısındaki ürkek bakışlı Türkiye'nin NATO'da bir kaplana dönüşmesi diye bir şeyden söz etmek mümkün olabilir mi peki? Kendisine biraz önce avuç açan birini, biraz sonra bir "kahraman" olarak değerlendirmesi mümkün değildir Batı dünyasının. IMF'nin, yani Batı dünyasının, bizim gibi "gelişmekte olan" ülkelere bakışını yansıtması açısından şu örnek çok önemlidir. Küresel krizin patlak vermesiyle Kasım 2008 gibi IMF'ye başvuran dört ülkeden Pakistan, Macaristan ve Ukrayna'ya aynı, ancak İzlanda'ya farklı bir reçete sunulması, dünya ekonomisinde sözü edilen "merkez-çevre" ayrımını (aynı zamanda da "gelişmişler" ile "gelişmekte olan veya geri kalmış") taçlandıran bir hadisedir. Merkez ülkeler (İzlanda) için "kemerlerin sıkılması", "maliye politikalarının sıkılaştırılması"nın istenmemesi, tersine genişletici politikaların teşvik edilmesi. Yani, bir bakıma halkın refahından mümkün olduğunca feragat etmemesi... Bizim gibi ülkelere de (örnekte Pakistan, Macaristan, Ukrayna), verilen borcun dönüşünü garanti etmek adına acı ilaçlar içirilmesi. (Korkut Boratav, IMF Seçeneğine Niçin Karşı Çıkmalıyız?, www.bagimsizsosyalbilimciler.org) Boratav'a göre IMF, emperyalizmin metropolünden kaynaklanan bir krizi, çevre ekonomilerinde uluslararası finans kapitalin çıkarlarını gözeterek yönetmeyi hedefleyen bir uluslararası kuruluştur ve meşruiyetini yitirmiştir. Gün gibi aşikârdır ki, forsu da sadece bizim gibi memleketlere sökmektedir ve sicilinin ne kadar bozuk olduğunu da söylemeye gerek yok tabii.
Bu noktada, uygulanmak zorunda bırakılan ekonomik sistemin tekrar bir sorgulanma ihtiyacı söz konusudur. Aza kanaat etmeyi sürekli daha fazla tüketmeye değişen, sloganvari şekilde "hep daha fazlasını isteyen", üretmek yerine tüketmeyi yücelten, hatta bir erdem gibi takdim eden, gelir adaletsizliklerini, paylaşımdaki çarpıklıkları "Bir gün siz de böyle olabilirsiniz" diyerek ambalajlayıp insanlara sunan bir sistemin karakteri ahlaki olarak da, iktisadi olarak da sorguya muhtaçtır. Milyonlarca insanı işsiz bırakan, aç insanların sırtından servet elde etmeyi mübah sayan ve doğuştan arızalarla malul (ki bu arızalarla sürekli olarak "kriz" üretir ve üretecektir) bir yapının ne insan odaklı olmasını bekleyebilirsiniz, ne de sizlere dört başı mamur bir çözüm sunmasını. Buna rağmen, Türkiye'nin "değişmez adres"ten vazgeçmeye pek de niyeti yok. Zaten, Kasım veya Aralık'tan itibaren bu anlaşmanın yapılacağı belli idi. "Ümüğümüzü sıktırmayacağız" nidaları, seçime ve tribünlere oynama haliydi sadece.
Kapitalizm, sosyal Darwincidir. Buna göre, kapitalist ülkeler en gelişmiş tür iken, Türkiye misali gelişmekte olanlar "ara tür"dür de demek mümkün olur. Yoksul ülkeler ise, evrim teorisindeki en alt basamaktaki bir tür gibi algılanmaktadır demek abesle iştigal olmaz. Ülkeler ve insanlar arasında, eşitlik yerine böylesi bir ayrımcılık kapitalizmin başat bir özelliğidir. Dünyaya kalıcı bir refah ve mutluluk verememesini buralarda aramalı. Bu anlayış, elbette kendisi dışındaki ülkelerin her türlü kaynağını kullanma hakkını kendisinde görür. Kendi çıkarını ölümüne yüceltir, menfaatini zedeleyen her türlü engeli her ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırmayı mübah görür. Haktan yana olmamanın sonucunda güce ve zenginliğe tapar, güçsüz ve fakir olanı aşağılar, ezer.
"Merkez-çevre" ayrımını da bu bağlamda görmek gerekir. Bizler, bizim gibi ülkeler, "çevre"de kalmaya mahkûmuzdur. Son G-20 ve NATO zirvesinde de ortaya konulan görüşler, imtiyazlı ortaklıktan daha farklı ama özünde yine kendinden saymayan bir pozisyona Türkiye'nin yerleştirildiğini göstermektedir. Şunu kabul etmeliyiz ki, Batı medeniyetinin temel kodlarından birisi eğer Hıristiyanlıksa (dindar olmaları şart değil), içlerinden bir diğeri de kapitalist olmasıdır. Sağ veya solun üstünde bir şemsiye olarak Batı medeniyetini buluşturan temel noktalardan biridir bu. Yeri gelmişken, Türkiye'nin küresel aktör olma yolunda emin adımlar attığından, tüm dünyanın Türkiye'nin dış politikadaki atak(!) tavrına hayran kaldığından bahsedip övgüler düzenlere de değinmeli. 2004'te Kızılay Meydanı'ndaki zafer kazanmışçasına yapılan gündüz vakti "havai fişek" gösterileri misalidir çoğu, bu övgüler de aklî olmaktan uzaktır. NATO'daki "dik(!) duruş" da, Davos çıkışı gibi sabun köpüğüdür ve sunulan "övünç tablosu" da gerçekle bağdaşan bir değerlendirme olamaz. Çünkü Türkiye'nin hem Fransa konusunda elindeki kozları kullanamaması, hem de Danimarkalı konusundaki aczi diplomatik bir başarısızlık öyküsüdür olsa olsa. (Tabii "muhabbetli basının" zafer nidaları içeren başlıkları da ayrı birer komedi unsurudur) Bu saydıklarımız da, ekonomik olarak çizilen merkez-çevre tezini güçlendirir ve işin siyasi ayağını gösteren bir örnektir. Ve ekonomi ile politikayı birbirlerinden ayrı kulvarlarda görmemek gerektiğini de hatırlamamız lazım. Avrupa basınının yorumlarına bakınca da, yaşadığımız "ekonomik dirayetsizlik" halinin "siyasi dirayetsizlik" olarak da devam ettiğini görüyoruz. ("Medeniyetler İttifakı Forumu'nda özür dilemesi beklenen, ancak dilemeyen Rasmussen'in, Avrupa basınında "forumun yıldızı" olarak sunulması, "Türkiye'nin ayağına ateş ettiği" yorumları vb.)
Geldiğimiz noktada hala bu dayatılmış sistemi sorgulamamamız, üstüne üstlük sistemin uygulayıcılarına, ağababalarına kendimizi sevdirme, onlardan biri olma isteğimiz bizi sürekli "kapı önünde" veya "bekleme salonunda" tutacak gibi. Ekonomik olarak "IMF" kapısında, siyasi olarak da "AB bekleme salonunda" tutulmaya direnmezsek, karşı çıkmazsak "dış kapının mandalı" olmaya, kimsenin kaale almadığı ucuz çıkışlardan zaferler çıkarmaya devam ederiz ancak. "Adıyok yaylasındaki yüz bin koyunumuzla" övünürüz, sırtımızın sıvazlanmasıyla mutlu oluruz. Lunaparklardaki dev aynaları karşısında saatler geçirmemizin bizi güçlü kılmayacağını birilerinin söylemesi gerekiyor artık. Bizim gibiler sayesinde "bitpazarına nur yağar", itibarsız kurumların daimi müşterisi olmaya devam ederiz. Dolduruşlarla dünya lideri olma yolunda gittiğimizi sanırken, "üç harfliyi" sayıklarken buluruz kendimizi. Milli olamamanın neticesi sahte bir şöhrettir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



