Düşlerimizi süsleyen derviş birden bire çıkagelmişti. Bu derviş; taşlamalarıyla, içli ve duyarlı şiirleriyle dikkat çeken, bıraktığı mirasına hakkıyla sahip çıkamadığımız, hatta “mirasyedi”liğini bile beceremediğimiz Ruhsatî’den başkası değildi.
Bir söz söyleyecek olursun söyleyemezsin, o da içinde dert olur. Bir düş görürsün uyanıkken... Ve tekrar tekrar uyanıp, sana ait olmayan düşteki ruhun sahibini ararsın. Kim bilebilir, o düş belki de bir dervişin düşüdür, gerçekliğin tâ kendisinde...
Çocukluğumuzda hiçbir şairi, hiçbir edebiyatçıyı ve hiçbir ozanı tanımazdan evvel ninelerimizin - dedelerimizin bizlere mırıldandığı dizeler vardı. Geçen onca yıla inat; bir belgesel netliğiyle, benliğimizdeki tazeliğini ve gizemliliğini hâlâ korumakta, nefes gibi. Bu dizeler, bazen yoksulluğun hüznüne, bazen haksızlığa isyan eden haykırışa, bazen ümmiliğin bilgelikte nefeslenip Hakka yakınlaşma sadalarına dönüşerek, çocukluk ruhumuzdaki düşlerimizi nasıl da ırgalardı, bir bilseniz...
Düşlerimizi süsleyen derviş
Dedelerimiz-ninelerimiz Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu da, bizler iki türlü yetim kalmıştık. Hem onlar yoktu aramızda, hem de bizleri düşle gerçek arasında med cezirler gibi yoğuran dizeler... Onlarsız geçmiş ne kadar da hiçleşmişti. Rüzgârın uğultusu bile yavandı. Aradan yıllar geçmiş, düşünde düş kurduğumuz dervişi hiç kimse anlatmamış, hiç kimse yazmamış, hiçbir entelektüel kayıp defterine not düşmemişti...
“Gün olur, devran döner mi?” soruları o kadar çok sorulmaya başlanmıştı ki... Ve bu sorular soruldukça cevaplar da muammaya dönüşüyordu, her sorunun arkasından... Mâziyi hatırlama arzularımız ne kadar da cılızlaştı diye düşünürken, boş ve sessiz odaların müdavimi antika radyodan;
“Daha senden gayrı aşık mı yoktur,
Nedir bu telaşın vay deli gönül,
Hele düşün Devr-i Adem’den beri,
Neler gelmiş geçmiş say deli gönül.”
...
dizelerinin dalga dalga yayılarak, sessizliğin prangalarını kırarak, pervasızlığa meydan okuyuşuna şahit oluyorduk. Düşlerimizi süsleyen derviş birden bire çıkagelmişti. Bu derviş; taşlamalarıyla, içli ve duyarlı şiirleriyle dikkat çeken, bıraktığı mirasına hakkıyla sahip çıkamadığımız, hatta “mirasyedi”liğini bile beceremediğimiz Ruhsatî’den başkası değildi. Evet, o bir çoğunuzun “O da kim?” dediği, kültürel mozayiğimizin derinliklerinde hayat bulan ve günümüzde kaybolmaya yüz tutturulan irfan köprülerimizden sadece bir tanesi, yani Âşık Ruhsatî.
Bir köşede unutulan, hak ettiği ilgiyi görmeyen bu dervişin, gönlümüzde fırtınalar koparacak yol hikayesinden anektodlarla devam etmeye ne dersiniz...
Acılarla yoğruldu
Safiye ve Mehmet’ten doğma Ruhsatî, 1835 yılında Sivas’ın Kangal ilçesi, Deliktaş bucağında dünyaya gelir. Asıl adı Mustafa’dır. Ailesi çok yoksul olduğu için çocukluk yılları çobanlık yaparak geçer. Bu dönemde babası bütün sıkıntılara rağmen, Ruhsatî’yi okula göndererek onun okuma-yazma öğrenmesini sağlar. Önce annesini, 12 yaşlarında da babasını kaybeder. Babasını kaybettikten sonra okuyamadığını;
“Ledünnî ilmi verildi okumadım hece ben,
Onaltı yaşından sonra görmemişim hoca ben”
dizelerine her ne kadar not düşmüşse de; kısmen Arapça, kelâm, hadis ve Ebced ilmine vakıf olduğu, yazdığı diğer şiirlerinde kendini hissettirmektedir.
Erken yaşlarda anne-babasını kaybeden Ruhsatî’nin yakasını bahtsızlık bir türlü bırakmaz. Acıları küllenmeden her defasında yeni bir acıyı hisseder benliğinde. Hanımlarının genç yaşta birbiri arkasına ölümü ona dört defa evlilik yaptırır. Bu evliliklerden 23 çocuğu olur. Önce anne-baba, sonra hanım ve çocuklarının kendisi hayattayken vefatları (özellikle kendisi gibi âşık olan oğlu Âşık Minhacı) Ruhsatî’yi derinden etkiler, onda onulmaz yaralar açar.
Hacivat’la Karagöz gibi...
Yoksulluğun çarnaçar bıraktığı Ruhsatî, bir süre Deliktaşlı Ali Ağa’nın yanında hizmetçilik yapar, daha sonra ise rençberlik, çobanlık, değirmencilik ve duvar ustalığı gibi işlerle hayatını kazanmaya gayret eder. Ruhsatî’nin başından duvar ustalarının yanında amelelik yaptığı dönemde, Hacivat’la Karagöz’ünküne benzerliğiyle dikkat çeken şöyle bir olay geçer:
Kırkıncı Hamidiye Alayı Kumandanı Mihrali Bey, Ulaş’ın Acıyurt köyüne bağlı bir mezrada konak yaptırmaktadır. Konağın yapımında Ruhsatî de amele olarak çalışmaktadır. Ustalar; şiir söyleyip işçileri avere ediyor diye, Mihrali Bey’e şikayet ederler Ruhsatî’yi. Bunun üzerine irticalen:
“Adana’da duydum sıtmasıyla derdi var,
Akdağ’a gittim tilkisi var, kurdu var,
Avşar’a gittim Çerkezi var, Kürdü var,
Burada beyim müzevirin dördü var.”
diyerek durumu Mihrali Bey’e izah etmeye çalışsa da, kelleyi kurtarır fakat işine son verilmesine mani olamaz.
Badeyi içti, kendinden geçti
Anadolu’nun bir çok beldesini gezen, “İcadî” ve “Cehdî” mahlasıyla şiirler yazan Ruhsatî, isyancı bir kişiliği olmamasına rağmen, devlet büyüklerine yazdığı taşlama şiirlerinden dolayı, bir süre hapis dahi yatar. “İcadî” ve “Cehdî” mahlasıyla yazdığı bir çok eseri olmasına karşın, şair asıl çıkışını ve değerini “Ruhsatî” mahlasıyla yakalar. Ruhsatî mahlasının kendisine veriliş hadisesi ise hayli ilginçtir.
Rivayete göre Ruhsatî, Kertme köyü civarlarında uykuya dalar. Uyku esnasında kendisine içmek üzere “bade” sunulur. Badeyi içer, fakat peşinden gideceği, intisap edeceği “ulu” kendisine gösterilmez. Bunun üzerine arayışa giren Ruhsatî, Sivas’ta ikamet eden Şeyh Şakir’e giderek kendisine himmet etmesini ister. O da:
“Bugün bekle, yarın benim yanıma bir zât gelecek, o belki sana himmet eder” der...
Ertesi gün Şeyh Şakir Efendi, kendisini ziyarete gelen Törnüklü İbrahim Efendi’ye durumu izah eder. İbrahim Efendi Hazretleri:
“Mustafa istihareye yat. Sabah olunca da bana gördüklerini anlat” der.
O da, o gece rüyasında; “Mustafa sana Ruhsat verildi” sesini işitir. Sabah olunca rüyasında gördüklerini heyecanla İbrahim Efendi Hazretleri’ne anlatınca:
“Oğlum sana ruhsat verildi, adın bundan sonra ‘RUHSATÎ’ olsun” der.
Kendisine Ruhsatî mahlasının verilişini daha sonra şu dörtlükle dile getirir:
“Nakşibendi tarikatına girdiren
Acaib haller gördüren
Bana Ruhsatî mahlasını verdiren
Bir (âyın), birde (şın), birside (kaf) (aşk)”
Ömrünün son dönemlerini köyünde imamlık yaparak geçiren Ruhsatî, 1911 yılında vefat eder. Kabri doğduğu yer olan Deliktaş nahiyesinde medfundur.
Şiirin gücünü hissettirdi
Ruhsatî, gizemcilikle ilgili öğretici şiirlerin yanısara, özellikle biçimsel yalınlık, söyleşi ustalığı, geleneksel halk şiiri geleneğini koruyarak söylediği koşmalarla büyük beğeni toplamıştır. Toplumsal olaylar karşısında; taşlamacı, iğneleyici dizeleriye dikkat çekmiştir. Şiir geleneğini bozmadan, çileli yaşamına karşın toplumsal taşlamacılığını da bırakmayan, hem çağının, hem de halk şiirimizin en önde gelen ustalarındandır. Taşlama ve güzellemeleriyle halk aşıkları içinde şiirin gücü, kendine özgü kişiliği ve tavrıyla öne çıkar. Şiirlerinde, Anadolu insanının sorunlarını, dünyasını bütün çıplaklığıyla yansıtması en önemli özellik olarak nitelendirilebilir. Ruhsatî’nin Türk Edebiyat dünyasına kazandırılmasında, Eflatun Cem Güney’in büyük katkıları olmuştur.
Yüzlerce esere imza atan Ruhsatî’nin önemli eserlerinden bazıları: “Vay deli gönül”, “Efendim”, “Rufailer tekkesinde”, “Er kalkan âşıklar menzile yetti”, “Seher yeli dost köyüne”, “Olmayınca”, “Münaacat etsem Allah’a”, “Kibirliye yakın olma”, “Ayrıldım Kâbe’den ağlayayım mı”, “Bakmaz mısın garip bülbül”, “Bilhamdilillah Gafur ismi”, “Bir Allah de, bir de Muhammed”, “İnşaallah eylemez imana muhtaç”, “Gönül âzâd oldu”, “Açlığı seversen sana üç oruç”, “Beş vakit farzını kıl ferah ferah”...
Bu çağrıya kulak verin
Bu denli yoğunluğa sahip mümtaz bir şahsiyetin gerek edebiyat çevrelerinden, gerekse Kültür Bakanlığı’ndan ilgi görmemesi çok manidardır. Ancak yakın dönemlerde Doğan Kaya, Ergin Doymuş ve Nurettin Albayrak gibi gönül erlerinin yaptığı çalışmalar, karanlıkta kandilleşmenin ilk cesur adımları. Umarız ki, elini taşın altına koyması gerekenlere ilham kaynağı olurlar da kıvılcımlar çoğalır.
Gönül isterdi ki, Kültür Bakanlığı “Ölülerine kıymet vermeyenler, dirilerine sahip çıkamazlar...” anlayışından yola çıkarak kültürümüzün önemli değerlerinden olan Ruhsatî’yi gelecek nesillere tanıtmak adına bir şeyler yapabilseydi...
Gönül isterdi ki, Muzaffer Sarısözen, Selahattin Erorhan, Ömer Dilek Talu, İhsan Öztürk, Ömer Şan... gibi kültür elçiliğinin duayenleri “mum dibine ışık vermez” fikrinin yanlışlığını keşfedip; dilden dile, telden tele bir destan yazsalardı, Ruhsatî Baba’nın bilgeliğinde...
Modernizm travması...
Acı hem de çok acı. Çünkü günümüzün acısı ecdatlarımızın acısından oldukça farklı. Onlarla aynı şeyleri hissedemiyor, aynı acıyı duyamıyoruz. Aklımızı, düşünce biçimimizi değiştirdiğimiz için, acılarımızı da farklılaştırdık. Kültürel tarihimiz başkalaşınca acılarımız da başkalaştı, hislerimiz de. Şimdilerde duygularımız yorgun, tarihsel bakış açımız yorgun, devlet yorgun ve dahi millet yorgun.
Modernizm travması kendi kültürümüze olan duygularımızı bastırmış, habire de bastırmakta. Kendi tarihinin, kendi coğrafyasının, kendi insanının duygularına yabancılaşan, kendi dinine yabancılaşan, kendi değerlerinden kopuk ve habersiz bir anlayışın çığlıkları kulakları sağır ediyor, ama duyan yok.
Sonsuzluğa pervazlanan dizeler
Ruhsatî’de dillendirmeye çalıştığımız haykırış; bütün kaybolmuşlukların, umursamazlıkların adıdır. İşte kaybolmaya yüz tutan millî değerlerimizin simgelerinden olan Ruhsatî, popüler tutkuların hengamesinde; şiiri, kederi, sevgiyi, mazlumiyeti yeni nesillere aktarmak için bu kulvarda direnmenin adıdır. Kaybolmamak için bütün değerlerimizi topyekün tarih sayfalarına not düşmekten başka çaremiz yok.
Kafamıza ve gönlümüze iyice kazıyalım; geçmiş asla geçmez. Geçmişe el uzatalım, sahibine dokunamasak da... Sararmış yapraklar arasından fırlayan ve sonsuza pervazlanan şu dizelerle karşılaştığımızda da asla şaşırmayalım:
“Er kalkan âşıklar menzile yetti,
Sen de tedarikin gör yavaş yavaş,
Geçti nevbaharım hazan erişti,
Yağar dört yanıma kar yavaş yavaş.”


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



