Medeniyetimizin temel taşları "vakfiye"lerimiz hâlâ "tek parti zihniyeti"nin silinmeyen esaret izlerini taşıyor.
Mısır'ı nasıl Nil'siz düşünmek mümkün değilse, İstanbul'u da Haliç'siz düşünmek mümkün değildir. 8000 yıllık tarihi boyunca üç büyük (Roma, Bizans ve Osmanlı) imparatorluğa payitahtlık yapan İstanbul, özellikle yarımadasındaki "yitik hazine"lerini hâlâ dünyanın dörtbir yanından gelenlere sergilemeye devam ediyor.
Gecekondular, alışveriş merkezleri, plazalar ve rezidansların; tarihi eserleri ve buralarda yaşayan kültürü yok etme kavgası hergün biraz daha kızışıyor. Bu yaşanan olumsuzlukların ana sebebi tabii ki, yeni ev sahiplerinin savruk fikirlere teslim olmalarından kaynaklanıyor. Fakat bu şehir biliyor ki, her şey aslına rücû edecek ve kendini hak edecek sahipleri tekrar gelecek.
Doğu ve batıya dair en güçlü medeniyetlerin izlerini kendisinde toplayan İstanbul, bu özelliğiyle dinî, tarihî, mimarî, ticarî ve kültürel motifleri anaç bir şehir olarak tozlanmayan raflarında barındırıyor. İnsanların, bu şehri ağzı açık izlemelerindeki en önemli faktör, beldenin "açık hava müzesi"nde barındırdığı eşsiz zenginliklerinden kaynaklanıyor. Özellikle yarımadadaki; saraylar, cami ve külliyeler, kiliseler, çeşmeler, hamamlar ve hanlar...
Evet hanlar bile...
Osmanlı'nın Afrika, Asya ve Avrupa Kıtası'nda hâlâ isminin zikrediliyor olması "Vakıf Medeniyeti"ni zirveye taşımasından kaynaklanıyor. Hergün bu medeniyete ait bir eser ortadan kaldırılıyor, fakat buna rağmen yine de bu medeniyetin izleri silinemiyor. Ve günümüz Türkiye'si hâlâ geçmişten gelen zenginliklerin kaymağını yiyor. Yerken de eksilen ve eskiyenlerin yerine yenisini koyamıyor; hem ahlâkî, hem kültürel, hem tarihî, hem ticarî zihin "durma noktası"nda oyalanıyor. "Medeniyet tasavvuru"ndan yoksun bir toplum yetişiyor.
Oysa hayat, fakir düşmeden önce zenginliğin kıymetini bilmektir.
Dilerseniz diğer zenginliklerimizi bir kenara bırakıp, sadece İstanbul'un "hanlar tarihi"ni ele alalım. O bile bizi hayal edemeyeceğimiz nice ilginç mecralara taşıyacaktır.
Osmanlı'nın mimarî anlayışına uygun olarak 18. ve 19. yüzyılda inşa edilen hanların büyük bir bölümü, asliyetinden uzak ve virane bir şekilde günümüze ulaşmayı başarmış. Ve bu hanların çoğu "tarihî yarımada"yı gerdanlıktaki inciler gibi süslemekte.
Evet, İstanbul'un modern(!) semtlerinde bir heyula gibi yükselmeye devam eden kimliksiz plazalara, rezidanslara, alışveriş merkezlerine rağmen hâlâ onlar İstanbul'un süsü... Ticaretin atardamarları... Bunu iyi anlayabilmek için bu atardamarları arşınlayıp Kapalıçarşı'dan Mahmutpaşa'ya, Perşembe Pazarı'ndan Karaköy'e doğru biraz yürümek gerekir.
Hanlar; vakfiyeleri ayakta tutan en önemli unsurlar olmanın yanında, mimarî özellikleri, içindeki tacirleri, sarrafları, ticaret erbabları ve meslekleri ile hayatın merkezine giden en kalabalık uğrak yerleri olmuş. Hergün sokaklarından geçtiğimiz, isimlerinden bîhaber olduğumuz yüzlerce tarihî han; ya kapıları kilitlenmiş, ya geçmişin derinliklerinde kalıp unutulmaya yüz tutmuş, ya da loş ışıkların örümcek ağlarından odalara sızdığı fare yuvaları haline gelmiş. Öyle gizemli bir dünya ki, bir giren pişman, bir de girmeyen...
Âşık Veysel bir şiirinde: "Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece // İki kapılı handayım, / Gidiyorum gündüz gece..." diyerek, ana rahmi ve dünyayı hana benzetmiş. Hanların bu anlamda hem insanlığın hem de "medeniyetlerin hafızası" olduğu bir gerçek olarak gözümüzün önünde durmakta.
İşte bugün fark edemeden yanından geçip gittiğimiz bu hanların birçoğunun yapımı İstanbul'un fethinden başlayıp, 20. yüzyılın başlarına kadar devam etmiş. 19. yüzyıl öncesi inşa edilen hanların büyük bir bölümü günümüze ulaşamamış.
14. yüzyılın başlarında İstanbul'u ziyaret eden Faslı seyyah İbn-i Battuta tarihe şu kayıtları düşmüş: "Kapalıçarşı'nın olduğu bölgede her zenaat erbabının kendilerine mahsus yerleri var. Çarşının kapıları geceleri kapatılıyor. Türkler tarafından inşa edilen mekânlarla bu bölge; Haliç kıyılarına kadar yayılmış ve "Hanlar Bölgesi"ni oluşturmuş..."
16. yüzyılda Rüstem Paşa Külliyesi bünyesindeki hanlar ve bunların tam karşı kıyısındaki Kurşunlu Han; Haliç'in her iki kıyısındaki ticaret yoğunluğunu arttırmış. II. Beyazıt döneminde İstanbul büyük bir ticari şehir niteliğini kazanırken, şehrin ticaret bölgesi Unkapanı-Sirkeci arasında gelişmiş.
17. yüzyılda özellikle Eminönü-Beyazıt arasında inşa edilen hanlar, hem üretime yönelikmiş, hem de bekarlara barınakmış. Kanuni Sultan Süleyman devrinden günümüze Süleymaniye, Rüstem Paşa, Burmalı ve Küçük Çukur Han gibi külliye ve Leblebici, Büyük Çorapçı, Büyük Şişeci, Balkapanı ve Kurşunlu Han gibi ticaret hanları ulaşabilmiş.
Kapalıçarşı ve çevresindeki hanların bugünkü görüntüsü 17. yüzyılın sonlarına doğru oluşmaya başlamış. Bu dönemden günümüze ancak Büyük Valide Han, Vezir Han ve Yelkenciler Hanı gelebilmiştir. 18. yüzyıl, ticaret hanlarının en önemli örneklerinin inşa edildiği ve han mimarisinin gelişimini tamamladığı dönemdir. Üç katlı hanlar bu devre aittir.
Doğurganlığından asla vazgeçmeyen İstanbul; yarımadada durulurken, Galata'da hanlar tarihini yazmaya devam etmiş. Burada terle yoğrulan emek; Almanya'ya, Rusya'ya, Fransa'ya ulaşmış. Ticaretin zirve yaptığı bu dönemde İstanbul'un hanları altın yıllarını yaşamış.
19. yüzyıla gelindiğinde, her alanda olduğu gibi İstanbul hanları da duraklama devrine girmiş. Bu yüzyılın sonuna doğru ticaret hanları birer birer işyeri merkezlerine dönüşmüş. Bu dönüşümle birlikte ticaret hanları; yeni ev sahipleri olan esnaf ve zenaatkar kesimin ismini almış. Çuhacı Han, Pastırmacı Han, Astarcı Han, İplikçi Han, Sabuncu Han bunlara en önemli örneklerdir. Yüzyıllardır ticaretin merkezi olan İstanbul ticari hareketliliğini muhafaza ederken, maalesef hanlar için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.
Bu durumu açığa çıkarmak için suçlu ayağa kalk denilse; ya hiç kimse üzerine alınmaz, ya da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve belediyeler; "bizim suçumuz yok" diye feveran koparırlar.
Onlar üzerinde oturdukları eserlere yeterince sahip çıkmayadursun... İstanbul Ticaret Odası (İTO) yapmış yapacağını. Elini taşın altına koyarak, Mehmet Sadettin Fidan'la güzel bir çalışma yaparak, "Geçmişten Günümüze İstanbul Hanları"nı iğneyle kuyu kazarak kitaplaştırmışlar. "Hanların Hafızaları"nı, kaybolup gitmeden kayıt altına almışlar.
Kitapta İstanbul hanları; Klasik Osmanlı Hanları, Eski Vakıf Hanları, Güney Haliç Bölgesi; Eminönü Hanları, Tarihî İstanbul Hanları, Ticaret Hanları (Eminönü), Kuzey Haliç (Galata), Ticaret Hanları (Galata) başlıkları altında âdeta bir şecerelendirme çalışması yapılmış. Her hanın faaliyet gösterdiği döneme ait tarihî, ticarî, mimarî, coğrafî ve kültürel yaftası boynuna asılmış.
"Geçmişten Günümüze İstanbul Hanları" kitabı okunmaktan ziyade; seyretme ve düşünmenin yeni keşifleri tetikleyecek (Sigorta Haritaları, Han Mektupları, Ticaret Yıllıkları...) belgeler manzumesi niteliğinde. Yazarın ifade ettiği gibi,"Belgeler olmadıkça, ne anlatabilir ki insan?.."
Hülâsâ; plazaların, alışveriş merkezlerinin, rezidansların revaçta olduğu bir çağda, İstanbul Ticaret Odası ve Mehmet Sadettin Fidan, tarihî hanları kitap sayfalarına taşıyarak büyük bir kültür hizmeti yapmış. Büyük boy, renkli ve 296 sayfalık tarih ve kültür hazinesi niteliğindeki "Geçmişten Günümüze İstanbul Hanları" kitabı popülerliğe prim vermeyen bir "Hanlar Müzesi" niteliğinde. Hanlar tarihini günyüzüne çıkartan sayfalar arasında gezinirken; hüzün, sevinç, tarih, kültür ve bilgi harmanıyla yoğruluyor insan.
Tarihe ve kültüre aşinâlığınız varsa önce bu kitabın sayfaları arasında dolaşıp, daha sonra rotanıza yerleştirdiğiniz hanları birer birer gezebilirsiniz. Hemen, çünkü yarın geç olabilir. Haaa bu eserde gözünüzü boyayacak modern heyulalar var mıdır diye merak ediyorsanız, maalesef size göre manzara yok!..



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



