Fevziye Abdullah Tansel, Mehmed Akif Ersoy adlı kitabında Âkif'in "Leylâ" şiiri üzerinde 'küçük' bir yorum yapar. Bu yorumda Tansel, "Leylâ"yı "1922 Nisan'ında" Âkif'in "Mısır'a gitmeden önce yazdığı son manzume" olarak takdim eder. Tansel'e göre, Âkif bu şiiri, 'gerçekleşmeyen mefkûre"sinin bedbinlikleri içinde yazmıştır.
Tansel'in yaklaşımı, zamanla kılık kıyafet değişikliğine tâbi olarak karşımıza bakın nasıl çıkıyor. Edebiyatımızın velûd kalemlerinden Mehmet Can Doğan, sözü Fevziye Abdullah Tansel'in bıraktığı yerden alarak birkaç kuşak güncelleştirir. Fakat bu güncelleşme sırasında bir o kadar da takla atar söz: "Gerçekleşmeyen Mefkûre" artık "Yenik İdeoloji" olmuştur.
Durumu izah etmemiz, Mehmet Can Doğan'ın önce bir panelde (70. Vefat Yıldönümünde Mehmet Akif Ersoy Paneli, 20 Şubat 2006, İstanbul) sunduğu, daha sonra ise Şair Sözü adlı kitabında (YKY, İst., 2006) yayımladığı "Yenik İdeoloji: Mehmet Âkif Ersoy" adlı metne mesai harcamakla mümkün olacaktır.
Her ne kadar Mehmet Can Doğan'ın Âkif'le ilgili verdiği hükmün niteliği başlıktan anlaşılsa da biz mesaimize başlayalım. Bir kere, daha ilk paragrafta, Âkif'in ömrünün son yıllarını Mısır'da geçirmesi hadisesini 'mahkûm ediliş'; aynı süreci 'gönüllü sürgünlük' gibi menfî duygusal değerleri olan söz öbekleriyle adlandırmış olması/bu adlandırmalara iştirak etmesi; akabinde Âkif'in 'ideolojik bir figür' olduğu fikrine tâbi olur bir yaklaşım içinde bulunması, Doğan'ın yaklaşımıyla ilgili ipuçları vermektedir. Sözgelimi şöyle demektedir Doğan: "Aslına bakılırsa, sadece gelinen sonuçta değil, başlangıç noktasında böyle bir ideolojik görünüm ve tercih vardır." Oysa, Âkif'in tuttuğu yola 'ideoloji' değil, denilecekse 'sahih hayat manzumesi' demelidir. Zira bu manzume, bütün bir ömrü kapsar ve özünü evrensel bir nizamdan alır.
Tespitlerindeki tutarsızlıklarına yazısının ilerleyen satırlarında da devam eden Doğan, I. Safahat'ın ilk şiiri "Fatih Camii" olduğu halde, bu kitaptaki şiirlerin şairi için "henüz bütünüyle camiye girmemiştir buradaki özne" diyebilmektedir. Bu, tasnifçi bakışın yanılgısıdır. Sadece "Fatih Camii" mi, sözgelimi "Hasta", "Küfe", "Seyfi Baba", "Mahalle Kahvesi"... bunlar Kur'an'dan, Cami'den ahenk alan metinler değil midir? Yoksa Âkif'e boşuna mı "Camideki Şair" diyoruz?
İşimiz Mehmet Can Doğan'ın kimi yanlışlarını tespit edip onarmak olmadığından asıl mevzua geçiyoruz; Fevziye Abdullah Tansel'in kanaatleriyle kurduğu köprüye... Yazının son paragraflarında karşımıza çıkıyor bu bağlantı. Uzun bir alıntı olacak ama, şöyle diyor Doğan: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir ulus devlet olarak Milliyetçilik düşüncesini benimsemiştir. Çağdaşlaşma ideali ve ilkesiyle Batı'yı rehber edinmekle birlikte ulus-devletin Tevfik Fikret'in savunduğu 'dünya vatandaşlığı' görüşüne mesafeli olduğu açıktır. Ziya Gökalp'in Türkçülüğün Esasları'nda (1924) çerçevesini çizdiği kültürel yapılanma, yeni devletin de esaslarını oluşturmuştur. Tevfik Fikret'in Batıcılık'ı kesin bir yenilgi almamıştır; ama Mehmet Âkif'in hilafetle belirginleşen İslâmcılık'ının yenilgiye uğradığı açıktır. Şairin 1926'da Mısır'a gidip ancak ölümünden iki ay önce Türkiye'ye dönmesi, ideolojinin yenilmiş olduğunun açık bir işaretidir. Bu noktada, Fevziye Abdullah Tansel'in söylediklerine eklenecek yeni bir şey olmadığı kanısındayım." Bu son cümlesiyle birlikte, Doğan'ın kendisini tekzip ettiğini söyleyebiliriz: Yukarıda belirtmiştik; "Gerçekleşmeyen Mefkûre"nin "Yenik İdeoloji"ye dönüştürülmesinden bahsediyoruz.
Âkif konusunda yanılgıya düşenlerin bu düşüşleri neyle açıklanabilir? Sanırım, dil problemi çekmeleridir: Âkif'in lisanından uzak oluşları... Buna başka sebepler de eklenebilir mi, bilmem? Mensup olunan meşrep, yaşanılan dönemin zihniyeti, kimi ilişki ağları, meslekî zaruretler, vs.
Tali sebepleri bir tarafa bırakıp 'Âkif'in lisanı' meselesine bakalım. Öyle ya, bu lisandan haberdar olmamak, kişiyi şairle ilgili hükümler vermede yanılgıya düşürüyor. Şu halde düğüm Âkif'in lisanını kavramaktan geçiyor. Biz şimdi bu lisanla ilgili tespitlerde bulunacağız.
Bir kere, Âkif Kur'an şairidir. Dolayısıyla Kur'an'la arası açık olanları büyük bir tehlike beklemektedir. Âkif'in 'hicret'i onların kafasını karıştıracaktır.
Âkif'e Kur'an şairi denilmesinin sebebi, hayatını Kur'an'a göre tanzim etmesinden, böylece hakikî bir hayat manzumesi oluşturmasındandır.
Dolayısıyla, Âkif'in faaliyetlerinin temelinde Kur'an'dan hareketle bir inkılâp oluşturma fikri bulunduğunu söyleyebiliriz. Külliyen bir kurtuluş; sosyal, siyasî, kültürel bir inkılâp. İslâm'ı en evrensel ve gerçekçi boyutlarıyla kavrayan ilmî bir akım...
Şimdi, devrinin birtakım ideolojik yaklaşımlarına ve tutum sahiplerine karşı, başta şiirleri olmak üzere bütün bir kimliğiyle net bir tavır sergileyen Âkif'i 'yenik' kelimesiyle vasıflandırmak haksızlık değil midir?
Mümin bir dava adamı ve şair olarak Âkif'i 'yenik' görmek, göstermek kimin işine yarayabilir?
Kimler böyle bir yaftalamadan fayda umabilir?
Kim ne umarsa umsun, bu durumdan paylarına düşen hüsran olacaktır.
Çünkü Âkif, gerek âsârı gerekse hayatı ile bu coğrafyada bir çığır açmış, bu çığır yankısını bulmuş, hakkı söyleyen muvahhit bir topluluk, ondan sonra da hep var olmuştur. Bugün de onun emeklerinin boşa gitmediğini ispatlayacak bir nesil vardır.
Baştan sona İlâhî Kelam'ın izleriyle dolu olan Safahat, bize sürekli olarak şu düsturu hatırlatmaktadır: "İman ediyorsanız, galip sizsiniz!"
P. K. 205, Ulucami, Bursa - www.cevatakkanat.blogcu.com


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




