Halk çocuğu kahvede, içerdiği öfkeyle taban tabana zıt bir mırıldanmayla diyor ki: "bir yoğurt kalmıştı elin gavurunun bulaşmadığı, o da çıktı bizden." Bu mırıldanmanın sahnesi okey masasıdır. Masada kimin ne zaman ne diyeceği hiç belli olmaz. Küfürlerin en sunturlusunu işitebilirsiniz. Ara sıra da olağanüstü İstanbul kokan bir lâf duyarsınız çayınızı yudumlarken "Galata kulesine kafa atmaya az kaldı!"
Biz toplum olarak sembollerle hisseden insanlarız. O sembollerin çoğu zaman farkında olmayız. Ama, yaşarız.
Toplumun içinde hareketsizleştiği hal ağır bir melankoli değil midir? İnsan dile sığınmıştır. Onun da farkında mıdır, belli olmuyor pek. Dildeki deyimler teselli mi ediyor. Irak çağlardan parlayan bir altın zerresi gibi yıkanmış gelen darbımeseller... Pekiy, hiç düşünülür mü acaba: Bu millet neden öz sözlerine bu kadar bağlı? Denilecek ki, her toplum öyledir yer üstünde. Evet, öyledir.
Siz Türkiye'de hangi insanın başka bir toplumun atasözü ile duyup hissettiğini gördünüz?Belki ifrit birileri daha henüz ona sıra gelmedi!.. diye içinden şiddetlenecektir...
Bekleriz be gülüm!..
Kahvelerde melankolinin dönüşümleri bitmez tükenmez bir hazinedir. Bir asil kaygılar hazinesi. Dış görünümüyle, "insanlıktan çıkmış bu" dedirtecek biri öyle bir lâf eder ki "bu millet yaşıyor" doldurur göğsünüzü.
Ve dersiniz ki: Bu millet kendisine revâ görülen bütün bu çelişkilerin farkındadır. Uyur iken uyumaz. O bir melankoli virtüözüdür. Dertlenir; dünyada hiçbir toplum düşünülemez ki bizim insanımız örneği en derin kaygılar denizinde sakin kulaçlar atsın. Çarşaf gibi denizde, batmakta olan güneşe karşı.
En atak yöneticilerimiz bile melankoli virtüözüdür. Halden hâle bir anda geçerler. Bu çelişik ani yaşantının insanı yapay umutlara salan bir tezahürü vardır. Dört dörtlük iyimserlik. Optimizm denilir Batılılaştırma literatüründe. Dünyalığını yapma İstanbul'unda, hakikatla burun buruna gelmemeyi, İngilizce'den ödünç kelimeler sağlar ya!..
Bu dört dörtlük iyimserlik uzmanlarca iyiye yorulmaz. Hayattan kopmanın yavuz bir belirtisidir. Şizofreninin tanımını kimse yapmaz; ona nasıl geliyorsa öyle sanır bu sayrılığı. Halbuki belirtilerinden bir tanesi şudur: En yabancıyı kendine saymak!..
Galata kulesine kafa atmaya umut bağlamış insanım diyor ki: Kendi döşediğimiz mayını nasıl olur da temizleyemeyiz!..
Hem diyor ki: Mayın temizleyen şirketler aslında ekip biçme ile de mi uğraşıyorlarmış!..
Sağlık belirtisi bir soru doğrusu... Öyle ya Türk köylüsü binlerce yılın mesleğinden soğutula soğutula yurdundan mı soğumayacak!..
Sınırın öbür yanında komşu zeytin ağaçları dikmiş. Mayını temizledikten sonra tabiî. Demek ki onlarda, kendi işimi kendim halledeyim hasleti yerinde duruyor. İşin özüne bakıyorlar demek ki.
Her alanda yabancıyı davet etmek bir arâzdır ama neyin habercisi?
Haberi mi kalmış?
Yumurta kapıya gelmiş derler buna!..


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



