Memleketimizde yaşanan trajikomik hadiselerin varlığı çoğumuzu ortak bir tespite doğru sürükler. O tespit, "Bu ülkede mizahçıların aç kalmayacağı"dır. Ancak, bu önerme, dayandığı temel ile birlikte ele alındığı zaman kendi içinde bir çelişik durum (paradoks) barındırır. Çünkü hem memleketimizin tam bir "güleriz ağlanacak halimize" vakası olduğunu düşünüp, hem de bu kaotik koşulların mizahçıları besleyeceğini söylemek birbiriyle çelişen bir durumu ortaya koyar. Memleketimiz, mizahçıların ilave çabalarına gereksinim duymadan bir "latifeler geçidi" sunar önümüze. Tersine, "Bu memlekette mizahçılara biraz zor ekmek çıkar" bile denebilir neredeyse. Kendiliğinden bir komik olma durumu söz konusudur.
Bir yandan insanların cinnet halleri, işsizliğin, aşsızlığın, çaresizliğin aileleri pençesine alması, ahlaki yozlaşma, kurumsallaşan yolsuzluklar, usulsüzlükler, bir yandan da aynı çarpıklıkların ürünü olan akıllara zarar garabetlikler, absürdlükler. Varoluşçuluğun öncülerinden sayılan ve "Absürdizm" adlı akımın da temellerinin dayandırıldığı Kierkegaard'a göre "Akıl azaldığı oranda kaygı da azalır." Belki de tüm bu trajikomik durumumuzun özeti de budur. "Akıl tutulması" ve "ahlak tutulması" teşhislerinin yanına bu cümleyi koyunca bulmaca çözülür gibi olur, fotoğraf netleşir. Aklın azalması insanları kaygılardan uzak ve mutlu kılmaktadır!
Bir gazete haberi, tüm bu soyut çerçeveyi somutlaştıracaktır sanırım. "AKP Manisa İl Başkanlığı'nın, MHP'nin mitingine katılımın az olduğu iddiasıyla yaptığı basın açıklamasında sunduğu, kendi mitinglerindeki kalabalığı gösteren fotoğraflar şaşkınlık uyandırdı. Dağıtılan dört gün önceki AKP mitinginin fotoğrafında, bilgisayarda photoshop programında klonlama tekniğiyle insanların çoğaltıldığı ortaya çıktı." (Kaynak: www.milligazete.com.tr, 9 Mart 2009) Mizah, hayatın her anında karşımıza çıkmaktadır bu memlekette. Özellikle son dönemlerdeki "cinlik" ve "şark kurnazlığı" konusundaki maharetleriyle insanları hayretler içinde bırakmayı gelenek haline getirenlerin "şapkadan çıkardıkları son tavşan" da bu olsa gerek. Meydandaki insan sayısı az bulunmuş ve teknolojinin imkânları (bu sefer "Devletin imkânları" değil) seferber edilerek, "devletlûlarının" partisinin mitingi "kopyala-yapıştır"la insan kalabalığına boğulmuş! Tüm bu zahmete gerek yoktu aslında, devlet dairelerindeki personel (hiç zorla olur mu) miting alanına gitseler de yeterli olurdu muhakkak. Belki de meydana gelenlere eşantiyon falan dağıtılırdı. "Milletle bütünleşmiş", "gücünü milletten alan" bir idareye yakıştı mı bu şimdi? Gerçi, teknik personelin hatası dendi, görevli işten çıkarıldı ve yine "Bizim haberimiz olmadan yapılmış" noktasına taşındı olay. Bu da ayrı bir eğlencelik tabii...
Trajikomik diye adlandırdığımızda, aslında trajik taraf daha ağır basıyor çoğunlukla. İstediğiniz kadar gülme iştahıyla dolu olun, böylesi küçük bir "cinlik" dahi açıkça insanların aldatılması değil de nedir? Gerçeğin tersyüz edilmesinin bu kadar değersizleştiği bir ortamda hangi söylenene inanacaksınız, hangi tavrın, davranışın samimiyetine güveneceksiniz? "Her yol mübah"ın veya "tüccar siyaset"in vardığı son istasyon bu mu yoksa? İnsanların aldatılmasından medet ummak nasıl bir anlayışın yansıması olabilir? Eleştiriye, öneriye olabildiğine tahammülsüzlük ve kusurunu, hatasını, günahını bile "mağrur" ve "başkalarını suçlayıcı" bir şekilde savunma hali kime fayda sağlayacak? Amacınız ne kadar kutsal olsa da, vasıtalarınız mundar olduğunda hedeflediğiniz sonucun kutsiyetinden bahsedemezsiniz. İnsanları aldatma, gözlerini boyama yollarına sapmak bir uyanıklık değil, olsa olsa bir çaresizliktir. Ayıplanmalıdır.
On sene öncesine kadar "Kartel medyası" diye feryat figan edip de, bugün aynı duruma düşenler ve belli bir odağın sözcüsü gibi hareket edenler, elbette bu ayıbı görmeyeceklerdir. Görmemenin, duymamanın, gerçeği kendine göre yontmanın geçer akçe olduğu bir zamanda bile gerçek tektir. Görmeseniz de, duymasanız da gerçek olduğu yerde durur. Seçmen sayısındaki akıl almaz artışa ses çıkarmayanlar, önceleri ekonomik krizi "birilerinin" abartması sayarak görmezden gelmeye çalışanlar, yolsuzluğu, hırsızlığı "bizimki" yaptı diye es geçenler, Hz. Ömer'in "kendi işleri için ayrı, devlet işleri için ayrı mum kullanması" meselinden haberdar olup da devlet imkânlarının belli bir grubun lehine kullanılmasını her nedense görmek istemeyenler, açıktan "siyasi rüşvet" dağıtılmasını sosyal devlet zannedenler veya zannetmek isteyenler elbette bunu da kabul etmeyeceklerdir. Ama gerçeğin reddi, gerçeğin mahiyetini değiştirmez. Ayıp ortada durmaktadır, insanlar aldatılmaktadır. Ellerindeki imkânları insanların hizmetine kullanmak yerine "basın bülteni" olmayı tercih edenlere söyleyecek fazla söz de yok zaten.
Belki normal koşullarda olsak, çok eğlenceli bir haber olacaktı bu. Bir iki kelime ile geçiştirilebilirdi. Ancak, gerçeğin belini bükmeye başlarsa bir idare, artık kural/engel tanımaz bir canavara dönüşebilir. (TÜİK örneği de akla geliyor hemen. Açıkladığı verileri defalarca değiştiren-hem de eksi iken artı veya artı iken eksi yaparak- ve verilerinin tutarlılığı sorunlu olan bu kurum da yanlış yönlendirme kategorisine girebilir rahatlıkla) Kendisinin hükmetmesini "doğal iktidar" olarak algılamaya ve bunun verdiği bir kontrolsüzlükle hareket etmeye başlar. Kendi yapımı gündemleri, gerçekleri sunar insanlara. Aksi istikametteki görüşlere, hareketlere aman vermez bir konuma gelebilir. Bir "parti-devlet"in oluşum süreci yaşanabilir. Bir fotoğraftaki küçük bir "foto-montaj" komiktir belki, ancak gerçeğin tersyüz edilmesinin sonuçları tek kelimeyle "trajik" olacaktır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



