ÇOK kere bir olayın yalnız sonuçlarından hareketle değerlendirme yapma kolaycılığına kaçıyoruz. Oysa, sonucu hazırlayan o kadar çok sebep var ki! Bunları dikkate almadan değerlendirmeler yapmak ne derece sağlıklıdır? Mesela, bir sene kadar önce Tunus'ta halk ayaklanması yaşandı. Halkın o günkü baskıcı devlet başkanına protesto için sokaklara dökülmesini; yalnız bu olayı tetikleyen veya bardağı taşıran son damla olma özelliği taşıyan üniversiteyi bitirmiş 26 yaşındaki bir seyyar satıcı gencin alışverişine engel olunduğu için kendisini yakması ile açıklamak sağlıklı olur mu? Tunus toplumunun yapısı ve olaya etki eden dış unsurlar üzerinde de durmak gerekmez mi? Yani, olayı bütün yönleriyle ele almak.
Yakın tarihte, benzeri pek çok olaya şahit olduk. Aynı oyun defalarca tekrarlandığı halde, neden her defasında aldanmaya devam ediyoruz bilmem ki... Halbuki Allah Rasülü (s.a.v) "Müslüman bir delikten iki defa ısırılmaz" buyuruyor. Bunlardan ders ve ibret almamız gerekmez mi? Irak'ı ele alalım: Saddam zalimdi. Halepçe'de 5 bin kişiyi katletmişti. ABD devreye girdi. "Sizi bu zalimden kurtaracağım; özgürlük ve demokrasi getireceğim" diye halkı aldattı. 2003'te Irak'ı işgal etti. O günden bu yana 1.5 milyon Iraklı hayatını kaybetti. Saddam 5 bin kişiyi katletmişti, ABD ise 1.5 milyon... Bir ülke, kendi işini kendisi görmeliydi. Irak halkı, işini düşmanına havale ederek, zalimi engelleyeyim derken daha büyük zalimin gelmesinin yolunu açtı.
Hep aynı oyun
Son bir yıl içinde gerçekleşen halk ayaklanmalarında da aynı oyunların oynandığı görülüyor. Mesela Libya. Emperyalizmin bu ülke üzerindeki emelleri uzun yıllar öncesine dayanıyor. Bir plan ve program dahilinde emellerine ulaşmaya çalışıyorlar. Halk ayaklanması sırasında ABD, Fransa ve NATO'nun tutumları bunun en açık örneği. Ülkesini baskı ve despotlukla yöneten Kaddafi gitmeliydi ama, ya daha kötüsü gelirse? Bu işin sonunu da düşünmek gerekmez miydi?
Şimdi, Kaddafi dönemi Libyasına bir göz atalım: Kaddafi öncesi Libya'da okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 25, Kaddafi bunu yüzde 83'e çıkarmış. Üniversite mezunlarının oranı yüzde 3'ten yüzde 25'e çıkmış. Yurt dışında okuyanların masrafları karşılanmış. Yani eğitim teşvik edilmiş. Evlenen gençlere yeteri kadar evlenme ve konut yardımı yapılmış, çocuğu dünyaya gelenlere çocuk parası verilmiş. Libya'nın gelirleri Libyalılar için kullanılmış. Dış borç alınmamış, Batı karşısında dik durulmuş. Kaddafi'yi savunmuyorum ama; Libya halkı, mevcut durumundan daha iyi bir noktaya ulaşmak için mi Kaddafi rejimini devirdi, dersiniz? Keşke öyle olsaydı. Halk, daha şimdiden "işsizlik ve maaşların zamanında ödenmediği" gerekçesiyle "Geçiş Hükümeti"ne isyan etmeye başladı bile.
ABD ve Batı, başta petrol olmak üzere, Libya'nın tabii kaynaklarına sahip olmak istedi. ABD, ayaklanmayı el altından destekledi, Fransa ise açıktan. Kaddafi sonrası son darbeyi de NATO indirdi. Fransız TOTAL şirketi Libya Devlet Petrolleri'nin yüzde 30'una sahip oldu, bir kısmını da İngiliz BP şirketi. Yakılıp yıkılan Libya tesis ve binalarını ABD ve AB'li şirketler imar edecek. Kaddafi'nin oğlu şu itirafta bulunuyor: "Batı'nın dostluğuna güvenmemiz büyük hata oldu. Batılılar bir taraftan yüzümüze gülerken, diğer taraftan kuyumuzu kazdılar." Wall Street Journal'in editörlerinden Paul Craig Roberts şunları yazdı: "Libya şehirleri, ABD ve kuklaları tarafından yerle bir edildi. ABD'nin Afrika Gücü (AFRİCOM), sıradaki Afrika ülkelerini mutlak kontrol altına alacak." (23. 10. 2011)
Batı'nın oyununa alet olmayalım
Şimdi de aynı oyun Suriye'de oynanıyor. ABD ve Batı Suriye'de emellerine ulaşmak için Türkiye'yi kullanıyor. Geçmişte, Türkiye ve Suriye yakınlaşmasını ABD'nin teşvik ettiği anlaşıldı. Niçin? Bu dostluğu vesile yaparak Türkiye'den faydalanmak için. İngiltere Dışişleri Bakanı William Hag şöyle demişti: "Türkiye'nin Suriye üzerindeki nüfuzunu kullanmaya ihtiyacımız var." (13. 6. 2011)
Kültür Üniversitesi'nin davetlisi olarak Türkiye'ye gelen İsrail'in Ankara eski Büyükelçisi Dr. Alon Liel şu itirafta bulundu: "Türkiye ve İsrail'in koordineli çalışması sonucu Beşşar Esad rejimi devrilecektir. Erdoğan'ın Suriye politikası mükemmel. Beşşar Esad'ın kişisel dostu olmasına rağmen, prensipleri doğrultusunda hareket ediyor. Mısır onu model olarak seçiyor." (28. 11.2011) El-Arabiyye TV'nin Türkiye Temsilcisi Daniel Abdülfettah, Hüseyin Altınalan'a verdiği mülakatta "ABD'nin Afrika ülkelerini kandırdığını" şu sözlerle anlatıyor: "Arap baharı' sözü hoşumuza gitti. Çünkü, Tunus ve Mısır'a karşı nefretimiz vardı. Gazze'deki ölümlerin en büyük müsebbibi Hüsnü Mübarek'ti. ABD, İslam aleminin nefret ettiği iki adamdan işe başladı. Böylece bizim takdirimizi kazandılar. Keşke ABD eliyle olmasaydı da, şeytanın eliyle olsaydı, diyenler var. Şimdi de Suriye'ye aynı şeyi yapıyorlar." (Milli Gazete, 13. 12. 2011) Görüldüğü üzere, sağlıklı ve isabetli değerlendirme yapmak isteyenler, fotografın yalnız bir karesi üzerinden değil; bütün karelerini görerek olaylara teşhis koymak durumundadırlar. İslam dünyasının problemlerinin çözümü ise, "Elbirlik İslam'a sarılmak"tan ve hiç vakit kaybetmeden D-8'leri harekete geçirip "İslam Birliği"ni kurmaktan geçmektedir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



