"İslâm dünyası ya da müslümanlar niçin geri kaldı?" sorusu hep soruldu, sorulmaya da devam ediyor. Bu soruya cevap bulabilmek için kitaplar, makaleler yazıldı; vaazlar, konferanslar verildi. Sempozyumlar, paneller, açık oturumlar düzenlendi. Tebliğler sunuldu, müzakereler yapıldı. Genç akademisyenler çalıştaylarda beyin jimnastikleri yaptı. Bunlar da yetmedi, yıllarca sınıflarda, amfilerde, kahvehanelerde, sohbet meclislerinde, hâsılı hemen her yerde bu soruya cevaplar arandı.
Bazısı gerçekten bir sorgulamaya girerken, bazısı da zihin tembelliği ve yorgunluğu yaşadı; kolaycılığa kaçarak geçiştirici cevaplarla yetindi. Bilhassa ayakları yere basmayıp uçmayı tercih edenler, "Sen bakma bizim halimize, İslâm en mükemmel dindir, Allah her şeyin yaratıcısıdır, bilmesek de anlamasak da!" gibi ezberlenmiş yargılardan kurtulamadı.
Hatta Hz. Peygamber'i, en büyük çilelerle hayatı yaşayan bir "insan-peygamber" olarak değil de, Allah'ın, onun adına düşündüğü, onun adına savaştığı, onun adına hayatın sorunlarını çözdüğü bir ulu kişi, bir hayal şahsiyet gibi sunmaktan çekinmediler. Oysa Resûlullah hayatın bütün zorluklarını yaşadı, büyük çileler çekti. Onu öldürmek için suikastlar tertip edildi, başına büyük ödüller vaat edildi. Resûl-i Ekrem hayatın bütün sertliklerini yaşadı. Açlık çekti, açlığını yatıştırmak için karnına taş bile bağladı. Yetmedi, bırakınız "varlık"ta paylaşmayı, "yokluk"ta, açlıkta bile, bulabildiği yiyecekleri paylaştı.
Bugün Allah'ın sevgili peygamberini kendine rehber edindiğini söyleyenler, Resûlullah'ın bizzat mücadele ederek elde ettiği kazanımlarını ve başarılarını verdiği mücadelenin bir sonucu olarak değil de, hepsini olağan dışı gelişmelerle elde edilmiş bir kazanım gibi sunmaktan çekinmediler.
Her müslüman bilir ki, Allah'ın, peygamberine gönderdiği kitap kıyamete kadar hükmünü icra edecektir. Peygamber efendimiz döneminin fizik şartları ölçüsünde onu insanlara anlattı ve uygulamaya çalıştı. Kitabı, o günün fizik yapısıyla bütünleştirdi. Allah'ın âyetlerinden oluşan kitapla yine Allah'ın sözsüz âyetleri olan evreni birbirinden ayırmadı. Hatta evrene, bilinmesi, okunması ve keşfedilmesi için "kâinat kitabı" dendi. Sözlü âyetle sözsüz âyetin arasını açmadı. Onların arasına bir mesafe koymadı. O başka, bu başka demedi. Çünkü söz, kâinattan kopunca uçar gider. Nereye gittiği, nerede durduğu da bilinmez.
Uzun zamandan beri müslümanların dilleri / sözleri, kâinatla / fizik âlemle bütünleşmeyince, sözler alıp başını gitti. Hiç kuşkusuz fizik âlemini tanımak, büyük bir zihin faaliyeti ister. Daha üzerine bastığı, her türlü "nimet"in kaynağı olan toprağı keşfetmekten âcizken ve bunu anlamak için herhangi bir gayret göstermezken, söz söylemekten kendini alamadı. Hep konuştu, konuştukça dili çözüldü, dili çözüldükçe de lafın ucunu kaçırdı. Söz söyleme sarhoşu oldu. Sonra da, sözleri tutmadı birbirini... Söz balonlaştı, söz balonu onu da aldı götürdü bilmediği diyarlara... Ve müslümanın adını, kendini bilmeze çıkardı. Oysa Müslümanlıkta kendini bilendi rabbini bilen.
Sözün bir ucunun mutlaka bir mekâna / bir kitaba bağlı olması gerekir. Aksi halde söz balonlaşır, uçup gider. Böyle bir durum müslümanı hayattan koparır. Oysa hayat başlı başına bir ilimdir. İlimsiz hayat olur mu? Allah, insanlar ilim yapsınlar diye kâinata bir düzen vermiştir. Her türlü bilgi bir düzene ve düzeneğe bağlıdır.
Allah "Cahillerden yüz çevirin!" buyururken, müslümanlar cehalet batağına saplanmışlardır. Oysa müslüman, cahilin ve cahilliğin yanında dahi duramaz, durmaması gerekir. Durursa da artık onun adına müslüman denmez. Günlük hayatta insana lâzım olan her şeyin bir ilmi vardır. Bu ilim, dünyaya ait bir ilimdir, Allah kitabı dünyaya göndermiştir. Öbür dünyanın kurtuluşu da bu dünyaya bağlıdır. Allah dünyayı terk edin demiyor, kendi renginize boyayın buyuruyor.
Kur'an âyetlerini, Allah'ın sözsüz âyeti olan "dünya"da anlamaya ve uygulamaya çalışıyoruz. Sözle varlık arasındaki ilişkinin her zaman dipdiri ve kurulu olması lâzımdır. Söz gelimi tasavvufun derinliğini anlamayanlar, dini menkıbevî bir hayata dönüştürürler. Ardından da romantizm ürünü olan "Ah bulutların üzerinde uçsam; Bir kuş olsam da sevdiğimin penceresine konsam!" kabilinden hülyalar dine dönüşür. "Bulut nedir, kuş nedir, Allah bunları niçin var etmiştir? Bunların varlığının mesajı nedir" diyerek kendini sorgulamak aklına bile gelmez.
Söz ve hal diliyle, "Bizim Allahımız, bizim adımıza çalışmış, her şeyi imal etmiş (yaratmış), artık bunları anlamak da kâfirlerin işi, onlar kafalarını yorsunlar!" deme gibi bir tavır içinde olmak, birilerinin müslümanlara yakıştırmaya çalıştığı halin kabulünden başka bir şey değildir. Tabiatın bilgisi şart, hakikatin bilgisine ulaşabilmek için... Fiziği yani coğrafyayı tanımadan, bitkiyi, hayvanı, insanı tanımadan, matematiği bilmeden meta-fizik nasıl bilinebilir ki? Dünya denizinde yüzme bilmiyorsan, sarf ve nahvi bilmek kurtarmaz seni der Mevlânâ!
Fizik bilmeden "meta-fizik" olmaz. Çünkü tabii olan ilâhî olanın anlaşılması içindir. Bu sebeple, bırakınız yeni icatlar, keşifler peşinde koşmayı, Allah'ın sözlerini anlamakta ve anlatmakta ciddi sorunlar yaşıyoruz. Kimse birbirini dinlemiyor, anlamıyor, silip geçiyor. Herkes kendini "âlim" sayıyor, hem de hiçbir şey bilmeden, var olan herhangi bir şeyi görünür hale getirmeden...
"Ay altı âlem"in bilgisine sahip olmadan ay üstüne çıkılır mı hiç? Kuşlar uçsun ama insanlar uçmasın, uçurulmasın, insanların ayakları hep yere bassın, insan yerde olsun demek istiyorum. Çünkü insan uçarsa insan olmaktan çıkar, o artık bir "kuş" olur.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



