Film izlemek mi istiyorsunuz? Gişede olan ya da gişe öncesi ve sonrasında çok konuşulan yapımlar değil de göz önünde olmayan, popüler ol/a/mayan ya da popülerliği eskilerde kalan filmler mi izlemek istiyorsunuz? Menşeine önem vermeden, sadece sanatsal değerine binaen, sıkılmayı da göze alarak sinema denen "7. Sanat"a bir giriş, bir gelişme yapmak veya sadece kıymetli filmler mi izlemek istiyorsunuz?
O halde size biraz yardımcı olmaya çalışalım. Filmleri önem sırasına göre değil, karışık bir şekilde kağıda döküyorum...
İran sineması ile içli dışlı olduğumu bileniniz vardır. Bu durumda İran sinemasından çokça örnek vermem anormal kaçmaz zannedersem.
Son dönemde çok değişmiş ve son birkaç filmi ile eski halini mumla aratsa da, Muhsin Makhmalbaf'ın Gabbeh (Kilim) filmi, her türlü listede yer almaya değer. İran kültürünü hakkıyla yansıtan bir metafor olarak ele alınan bir kilim eşliğinde, masalsı bir aşk öyküsüne seyirci oluyorsunuz. Yaşlı bir çiftin sohbetinde flashback'ler (geri dönüşler) ile ilerleyen film, görsel etkisi, müzikleri, oyunculukları ve şiirsel anlatımıyla hafızanızda kalıcı bir yer edinecektir.
Makhmalbaf'tan konuyu açmışken Selam Sinema'dan bahsetmemek olmaz. Sinemanın 100. yılı anısına bir film yapmaya karar veren Makhmalbaf, gazeteye ilan verir ve oyuncu seçimi yapacağını duyurur. Başvuru o kadar çok olur ki, izdiham yaşanır, yaralananlar olur. Başvuruların ilk anından itibaren kamerasını çalıştıran Makhmalbaf, filmini belgesel bir tarza evirir ve ortaya 'sinema nedir' sorusuna cevap veren harika bir yapım çıkar.
İran Sineması'ndan verilebilecek örnek çok fazla. İran'da sinemanın dünya çapında tanınmasının yapı taşlarından olan Mecid Mecidi'nin Cennetin Çocukları filmini duymuşsunuzdur mutlaka. İzlenmesi gereken bir film. Ancak ben daha çok Cennetin Rengi'ni tavsiye edeceğim. Kör çocuğundan bir şekilde 'kurtulmanın' yollarını arayan bir babanın garip iç çekişmesini gölgede bırakan bir 'doğa okuyuşu'na şahit olacaksınız. Kör olan çocuğun dokunarak ve dinleyerek hayatı anlamlandırmaya çalışmasına Mecidi'nin yönetmenlik maharetleri de eklenince, sanat filmleri için 'bunun bir ortası yok mu' diyenlerin de rahatlıkla izleyebilecekleri bir film ortaya çıkmış.
Türkiye'de sinemanın kopuk kopuk yükselişler yaşaması, Cumhuriyet projelerinin halkı kültüründen ve sanatından koparmasının bir sonucu olsa gerek. Bu noktadan hareketle Türkiye sinemasından verilebilecek örnekler de çeşitli olacaktır.
Fotoğrafta gördüğü bir kadına aşık olan, daha doğrusu, kadın fotoğrafta kaldıkça aşkının daim kalacağını düşünen bir gencin ilginç duygu sorgulamasını filme alan Metin Erksan, Türkiye sinemasının en önemli eserlerinden birine imza atmış, Sevmek Zamanı ile. Metafizik sorgulamasına görsel katkısını ustalıkla ekleyen Erksan, aşkın ne olduğu ya da ne olmadığı konusunda fikir sahibi olabileceğiniz ve sıkılsanız da kendinizi sorgulamadan edemeyeceğiniz bir filmi armağan etmiş.
Çokça güzek örnekler verilebileceğini belirterek, çok da üstünde durulmayan bir filmi hatırlatmak isterim. Reha Erdem'in Korkuyorum Anne filmi, bir komedi filminin sanat sineması sınırlarına nasıl dahil olabileceğine en güzel örnek belki de. Bir kazada hafızasını kaybeden gencin, elden ele dolaşan ve sahibini arayan bir yüzük eşliğinde, bir hırsızlık hikayesini tebessüm eşliğinde izleten bir eser, Korkuyorum Anne.
Ağzınızda nasıl bir tat bıraktığına, üçlemenin tamamını izlediğinizde ve sıkılmaktan kendinizi kurtardığınızda anlayabileceğiniz bir eser olarak; Bal. Semih Kaplanoğlu'nun Yusuf Üçlemesi'nin son filmi olan Bal, aldığı ödüllerle adından söz ettirdi. Ancak sinema algısını ödüle endekslememiş biri olarak ödüllerden bahsetmeyeceğim. Küçük bir çocuğun, babasının kaybolması ile sarıldığı doğa, hissettiği anne, izleyiciye bildirdiği hisler... Takvim yaprağına yüklenebilecek en ağır görevi atfeden film, 'sıkılma cesaretini' gösterebilecekler için büyük manalar barındırıyor.
Fransız Yeni Dalga akımının en önemli yönetmenlerinden olan Jean-Luc Godard, Alpha Kent (Alphaville) filminde bilim kurgu ve kara film akımına müthiş bir hediye bırakıyor. Aslında dünya sinemasına öylesine bir hediye bırakıyor ki, bunu ancak izlediğinizde 'hissedebiliyorsunuz'. Bir gizli ajan, kayıp olan birini bulmalıdır. Aradığı yer ise bir başka boyuttur. Burada 'aşk' kelimesinin manası bilinmez. Sevgiden bahsedilmez. 'Otorite'nin belirlediği kutsal kitapta (sözlük) yer almayan hiçbir sözcük kullanılamaz. Müthiş bir modernizm eleştirisi olan Alpha Kent, izlemenizi şiddetle tavsiye edeceğim filmlerden.
Avrupa sineması demişken Danimarka'ya uğrayalım. Dünya sinemasının yaramaz çocuklarından Lars von Trier'in 'izlenebilecek' (birçok filmi müstehcenlik sınırlarını zorlar) eserlerinden olan Dogville'de de nahoş bazı sahneler var. Buraları atladığınız takdirde 30'ların Amerika'sında Rock dağlarında bir kasabada, peşindeki gangsterlerden kaçan güzel bir kadının yaşadıklarına şahit olacaksınız. Modern insanın medeniyet algısına göndermeler yapan filmde öyle bir tarz kullanılmış ki, üç maymunu oynayan zamane insanı ancak bu kadar güzel anlatılabilir.
Genel olarak şerhli olsam da Hollywood'dan da zaman zaman harika yapımlar çıkıyor. Dövüş Kulübü (Fight Clup) bunlardan biri. David Fincher'ın yönettiği bir roman uyarlaması olan Dövüş Kulübü, tüketim kültürü, hırs, mevki gibi modern zaman emellerinin simgesel merkezi olan bankacılık sisteminin 'köküne kibrit suyu' döken sonu ile harika bir mesaj içeriyor. Zengini daha zengin eden, fakiri/çalışanı sömüren bu sistemin yıkılmasını her istediğimde "Fight Clup" diye haykırmama sebep olan bu film, kesinlikle sıkılmadan, hatta 'eğlenerek' izlenecek bir yapım.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



