Yeryüzünü ifsat eden kâfirleri, müşrikleri, münafıkları sevimli ve şirin varlıklar olarak görmüyoruz. Bu nedenle bu saydığımız kesimlerle ve içinde bulunduğumuz yüzyılın müşrik zihniyeti ile aramıza belirli bir mesafe koyma zorunluluğumuz olduğunu düşünüyoruz. O zihniyete karşı göstermek zorunda olduğumuz bir "vakar" olduğuna inanıyoruz.
Onlarla yapacağımız bir fikir akrabalığı -Allah muhafaza- bize çok pahalıya mal olabilir. Yakınlık ancak bir tebliğ ortamı oluşturulabilirse söz konusu olabilir, Bunun dışındaki bir yakınlık bizi iyi bir noktaya götürmez. Bunun için "fikir akrabalığı"nı değil "fikir ayrılığı"nı öneriyoruz. Nitekim Yüce Allah Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem'e hitaben "Onların söylediklerine sabret ve yanlarından güzel bir şekilde ayrıl." (Müzzemmil, 10) diye buyurmuştur.
Ayette üzerinde durmamız gereken iki önemli nokta vardır. Birincisi neyin emredildiği, ikincisi ise emredilen şeyin nasıl bir metotla yapılması gerektiğidir. Burada inançlı insanlara emredilen olgu; müşriklerden ayrılmanın gerekliliği iken, nasıl bir ayrılma sorusunun cevabı ise ayette "güzel bir ayrılışla" şeklinde verilmiştir. Bu iki noktanın herhangi birisinden vazgeçmek bizi ideal olan tavırdan uzaklaştırır.
Ayetteki "ayrılış" hem fiziksel bir ayrılışa, hem de fikirsel bir ayrılışa işarettir. Nitekim mekânsal bir yakınlığın ünsiyete dönüşme riski vardır. Fikirsel ayrılmanın gerçekleştirilebilmesi için karşı görüştekilerin baskısına aldırmadan, onları doğru fikre çağırmak amacıyla, görüşlerimizi onlara iletmemiz gerekir. Bu bakımdan takiye yapmanın veya gerçek kimliği gizlemenin istisnai durumlar dışında tercih edilmemesi gerekir. Can tehlikesi olan durumlarda takiyeye cevaz verilmişse de yersiz endişeler ve sebepsiz kuruntular yüzünden takiyeye başvurmak doğru bir davranış değildir.
Müslümanlar olarak bizler ancak özgürce kendimiz olabildiğimizde ve kendimizi olduğumuz gibi ifade edebildiğimizde mutlu olabiliriz. Bu bakımdan takiye yapan bir Müslüman hiçbir zaman mutlu bir Müslüman olamaz. Efendimizin yaşantısını incelediğimizde "takiye"ye rastlanılmadığını görüyoruz.
Bu konuyu incelerken şu durumu da hesaba katmalıyız. Özgürlüklerin olmadığı bir ortamda "takiye"nin olması esasında bir ölçüde normaldir diyebiliriz. Baskılar devam ettiği müddetçe takiye de devam edecektir. Ancak yukarıdaki zikrettiğimiz ayet-i kerime Müslümanlara takiyenin dışında bir yol göstermektedir ki o da "hecr-i cemil" yani "güzel bir ayrılış" metodudur. Yani karşı tarafla hem farklılıkları muhafaza ederek düşünce perspektifinden ondan ayrılmak, hem de bu ayrılışı yaparken kendimizi güzel bir şekilde ifade etmek suretiyle bunu yapmak.
Nezaket, kibarlık, incelik müminin farik vasıflarındandır. Ayrılırken bile kendisine yakışan şekilde ayrılır. Mümine yakışmayan agresif tavırlarla değil, ilkeli, prensipli bir şekilde vakarla ayrılır. Kavga, gürültü çıkarmadan, kanlı bıçaklı olmadan, ayrılırken bile uyumlu ayrılmak; yani medenî insanlara yakışır şekilde ayrılmaktır mümine yakışan... Demek ki fikir ayrılıklarında duruşumuzu bozmadan bunu kendimize yakışan bir üslupla karşı tarafa ifade edebilirsek, bu konudaki farkımızı göstermiş olduğumuz gibi hem de hecr-i cemil prensibini yaşantımızda uygulamış oluruz.
Karşı tarafla yollarımızın ayrıştığını kabullendikten sonra, geriye Hz. İbrahim'in atıldığı ateşe su taşıyan kuşların "hiç olmazsa tarafımız belli olsun" dedikleri gibi yorumsuz, silik ve tarafsız olmaktan vaz geçerek, kendimizi doğru tanımlamak ve onlara da doğru tanıtmak kalır.
Farklı görüşlerin birbirinden centilmen bir ayrılış ile ayrılması gerektiği gibi farklılıkların riyakâr tebessümlerle törpülenmesi de yanlıştır. Tam tersi onlarla aramızdaki farklar vurgulanmalı ve muhafaza edilmelidir. Çünkü biz onlardan farklı kalabildiğimiz ölçüde Müslüman olarak kalitemizi artırabiliriz. Hiç kuşkusuz düşünce tarzı, fikirleri, yaşantısı onlara benzeyenlerde hayır yoktur. Bizim müminler olarak korumamız gereken farklılıklarımızın "sevgi" ve "hoşgörü" adına örtbas edilmesi bu bakımdan doğru değildir. Onları memnun edeceğiz diye âli olan Hakk'ın hatırını incitirsek işte bu da bizim felaketimiz olur. Bu konuda Hz Ebuzer radıyellahü anh'ın şu sözünü aklımızdan çıkarmamalıyız: "Allah daha yüce daha büyük ve sevindirilmeye daha layıktır. Kulu sevindirmek için Allah'ı kızdırmak yakışmaz"
"Öteki"ne göstermek zorunda olduğumuz bir saygının olduğunun elbette farkındayız ancak kendimizden parça koparıp "öteki"ni beslememizi istiyorlarsa bunu asla kabul edemeyiz. Bir arada yaşayacağız diye bizi onlardan farklı kılan yanlarımızı gizleyemeyiz. Kimse bizim farklılıklarımızı budamaya çalışmamalıdır. Herkes bizi olduğumuz gibi kabul etmek zorundadır. "Öteki"ne karşı düşmanlık etmeyi önermediğimiz gibi, kendi kendimizle dost olmamızın önündeki tüm engellerin kaldırılması için çalışmamız da en doğal hakkımızdır.
Biz kimliğimizi belirledikten sonra hayatımızı kendi doğrularımıza göre sürdürürüz. Karşıdaki hakikati bilmediği için bize zarar vermeye çalışıyorsa onunla aynı dozda mücadele ederiz. Bizi böyle kabul etmiyorsa veya farkımızı hazmedemiyorsa o zaman da "ben buyum arkadaş, beni böyle kabul etmek zorundasın" demekten çekinmeyiz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




