Felsefe belki bize birçok güzelliği sunmuştur fakat birçok "necis" düşünceyi de beraberinde getirmiştir. İslam toplumunun bünyesine uymayan yabancı kavramların birçoğu felsefe kanalıyla ithal edilmiştir. İlahiyat alanında yapılan felsefi tartışmaların usulü ve mantığı bile bu ithal felsefelerin uzantısıdır. Bilimsellik diye yutturmaya çalıştıkları bakış açısının bilimle falan da bir alakası yoktur. Materyalizm ve sekülerizmin bilimsellik adına, felsefe adına, sinsi bir şekilde pazarlanmasından başka bir şey değildir.
Felsefi mantık veya ilahiyat mantığı ile dinin tartışıldığı bir ortamda din ancak felsefi nazariyeleri ispat etmek için kullanılan bir dolgu maddesi gibi algılanır. Oysa din ile ilgili tartışmaların Kur'an merkezinde olması gerekirken, böyle ortamlarda din felsefi nazariyelerin gölgesinde bırakılır. Din savunulurken kullanılan argümanlar bile dini argümanlardan çok felsefi argümanlardır. Şu durumda dinin kendi mantığı içerisinde tartışılması gereken meselelerin, başkalarının dayattığı bir usulle tartışılması kaçınılmaz olur. Yani birileri bizi kendi raylarına doğru çekmeye çalışmaktadır. Peki ya kimdir bu birileri? Bizim sünnete bağlılığı ve sağlam bir itikadı temsil eden geleneğimizden memnun olmayanlardır. Onlar karşılarındaki bu sağlam yapıyı meşrebi geniş bazı felsefi anlayışların yayılmasıyla yıpratabileceklerine inanırlar.
Dine dair felsefi nazariyeleri ve düşünceleri araştıran ilmin adı ilahiyattır. Laik sistem İslami tedrisatın yerine felsefi derslerin ağırlıkta olduğu İlahiyat fakültelerinin açılmasını uygun görmüştür. Bu okullarda din bir takım felsefi (veya resmi) düşünce kalıpları içerisinde öğretilir. Bu eğitimin asıl amacı "vahyi anlamak" veya "Kur'an tahsili görmek" değildir. Yer yer modern anlayışlar ve yer yer gelenek felsefi nazariyeler planında tartışılırken, dinin aslı olan "tevhid"in anlaşılması gibi bir kaygı ise söz konusu değildir. Yani bu okulların iyi bir Müslüman veya iyi bir âlim yetiştirmek gibi bir hedefi yoktur. Akıl putunun hizmetkârı olmadan bu okullardan mezun olanları tebrik etmek gerekir.
Mehmet S. Aydın ne diyor?
Felsefi argümanlarla ve felsefi nazariyelerle dini konuların tartışılması gerektiğini söyleyenler dinin bir felsefi savunmaya ihtiyacı olduğu tezinden yola çıkarlar. Din felsefecisi Mehmet S Aydın bu konudaki şüphesini şöyle dile getirir: "Dinin ayakta durmak veya düşmek için herhangi bir felsefeye ihtiyaç göstermediği görüşü hakkında söylenecek bazı şeyler vardır." (Alemden Allah'a, İstanbul, 2001, s. 125) Bu sözden anlaşıldığına göre Mehmet S. Aydın, "Bugün sizin dininizi kemale erdirdim" (Maide 3) ayetini bizim anladığımız gibi anlamamaktadır. Kamil olan dinin nakıs bir felsefeye muhtaç olduğu düşüncesi bizim ölçülerimize göre muteber bir düşünce değildir. Zira dinin kendisini ayakta tutan mekanizma dinin bizzat kendi içerisindedir. "Dininizi kemale erdirdim" buyrulduğuna göre kemal sahibi olan bir şeyin noksan olanla tamamlanması veya düzeltilmesi düşünülemez.
"Din" kelimesi ile başladığı cümlesini "ilahiyat" kelimesi ile devam ettiren Profesör Aydın bu konudaki ifadelerine şöyle devam eder: "Ne var ki, rasyonel olduğu sürece ilâhiyat, eğer felsefi bir savunmadan yoksunsa, zayıf bir durumda bulunuyor demektir. Eğer o kendisini ciddi ve rasyonel bir tenkit karşısında ayakta durmayan felsefi delillerle -daha da kötüsü felsefi safsatalarla- savunacak olursa, o zaman durumu daha kötü olur." (Aydın, a.g.e. s, 125) Din ile ilahiyat her ne kadar farklı alanlar olsalar da aynı zamanda yakın bir ilgileri de söz konusudur. Dini bir nazariyeyi savunan bir filozof da "ben dini değil dini düşünceyi savunuyorum" diyemez. Şu durumda dinden bağımsız bir ilahiyattan bahsetmek mümkün değildir. Burada yazarın felsefi savunmadan yoksun bir ilahiyatın zayıf bir ilahiyat olduğu iddiasını ilk aktardığımız cümlesiyle birlikte düşündüğümüzde asıl anlatmak istediği; dinin felsefi bir savunmaya muhtaç olduğu düşüncesidir. Bu arada "din ile ilgili felsefi nazariyeler" ilmi olan ilahiyatın zaten felsefi savunmalardan uzak olması düşünülemez. Eğer öyle olursa zaten ilahiyat diye bir şey olmaz. Esasında buradaki tartışmanın mantığı da felsefi bir mantık olduğu için bu tartışmada felsefenin bir problemidir. İslam'ın ise böyle bir problemi yoktur. Çünkü bizde bu açığı kapatan bir Kelam ilmi mevcuttur. Her ne kadar bazı kelamcılar felsefeden etkilenmiş olsalar da ilm-i kelamın temel esasları ve usulü Kur'an'a dayanır.
Dinin kendi argümanları vardır
Dinin nazariye planında tartışılması veya felsefi görüşlerle savunulması gerektiği ön kabulünden yola çıkılacak olursa, yazarın ilahiyat alanı ile ilgili söyledikleri bir bakıma doğru sayılabilir; fakat bizim böyle bir ön kabulü yapmak gibi bir niyetimiz yoktur. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi nakıs olan kâmil olanı tamamlayamaz. Dinin felsefe ile savunulması gibi sevimli sözler belki "Batılı kafalara dinimizi ancak böyle anlatabiliriz" gibi kılıflara sokulduğunda kulağa hoş da gelebilir. Fakat şu var ki mükemmel bir dinin kendi dışından bir savunma mekanizmasına ihtiyacı yoktur. Kendi kendisini savunacağı tüm argümanlar kemaliyle onda mevcuttur. Hz Adem'den Hz Muhammed'e kadar tüm peygamberler bu savunmayı dışarıdaki herhangi bir felsefi düşünceden etkilenmek suretiyle değil bizzat vahyin kendisi ile yapmışlardır. Haşa! Peygamberlerin düşünceleri ideolojinin, felsefelerin ve izmlerin kirinden münezzehtir. Onların dini duruşları; "Size din olarak İslam'ı seçtim..."(Maide 3) ve "Allah katında tek din İslam'dır" (Ali İmran 19) hükümleri ile kayıtlı kemal vasfını taşıyan İslam'ın prensipleriyle çizilmiştir. Onlar dini savunurken de vahiy merkezinden çıkmaksızın, aklı bir araç olmanın ötesine geçirmeden savunan bir anlayışı benimsemişlerdir.
Efendimizin tebliğ metotlarına baktığımızda müşriklere, ehli kitaba ve tüm muhataplarına yaklaşırken ayetleri tebliğ etme usulü ile Kur'an merkezli bir tavır sergilediğini görüyoruz. Yazık ki biz bu usulü terk ederek seküler dünyanın bizim için çizdiği raylarda gitmeyi kabul ettik ve deve kuşu gibi kafamızı birtakım felsefi nazariyelerin içine gömdük. Dinin kemal vasfını yeniden idrak ederek bu konuyu bir kez daha düşünmek yerine, "dinin güçlü felsefi argümanlarla savunulması gerekir" gibi ön kabullerle meseleye yaklaştık.
Dinin kendi kendisini savunacağı, delillerinin, kanıtlarını veya bir savunma mekanizmasının olmadığını düşünmek onun felsefeye veya ilahiyata muhtaç olduğunu söylemek anlamına gelir. Dinin felsefe düzleminde tartışıldığı bir ortamda "dini kaygı" veya "tevhid bilinci" unutulur ve vahiy ancak falanca nazariyeyi doğrulamak veya kurtarmak için kullanılan bir araç gibi algılanır. Bugün felsefi argümanlarla savunulan entelektüel makyajlı din anlayışlarının epey yaygın olması neticesinde, din ile ilgili konuşan okumuş yazmışlarımız temel meselelerde bile uzlaşamamaktadır. Nitekim vahiy merkezinde uzlaşabilmenin önüne binlerce çeşit el yapımı entelektüel düşünce veya felsefi nazariye adeta bir put gibi dikilmiştir.
Nazariyenin putlaştırılması
Her şeyi şirke irca etmek gibi bir anlayışı benimsemekle birlikte, dinin kemali hakkında şüphe duymanın şirk olduğunu da söylemek durumundayız. Zira bir yerde dinin eksikliği söz konusu ediliyorsa ortaya mutlaka onu tamamlama iddiasında olan birtakım ortaklar çıkacaktır. Kemal vasfını taşıyan dinin ayakta durmak için bu vasfı taşımayan felsefi nazariyelere muhtaç olduğunu iddia ediyorsak bu durum, o nazariyelerin bir nevi putlaştırılmış olması anlamına gelir. Neticede gizli şirk sinsi ve kurnazdır. En aklı başında dediğimiz insanlar bile bazen ne konuştuğunu bilmemektedir. Müslüman entelektüeller de dinin kemal vasfını bilmek ve düşüncelerini buna göre inşa etmek zorundadırlar. Aksi takdirde dine bir noksanlık atfetmek ve o noksanlığı da bir çeşit düşünce veya nazariye ile tamamlamaya çalışmak dini açıdan son derece tehlikeli bir durumdur.
Bir felsefenin veya bir dünya görüşünün etkisinde kalarak dini anlamaya çalışan insanlar, "vahiy bize ne diyor" anlayışından ziyade kendi felsefi görüşleri etrafında fasit dairelere çizmeyi tercih ederler. Dini de imanı da kafalarına uydururlar. Onlara göre nazariyenin kurtarılması için ayetlerin cımbızlanarak seçilmesinde ve hariciler gibi ayetlerin kılıçlara takılarak birbirleriyle çarpıştırılmasında bir sakınca yoktur. Bu vahim durum vahiy merkezli düşünce sisteminden sapmanın bir sonucudur. Seküler dünya çeşitli dünya görüşlerinin ve felsefi nazariyelerin Yüce Allah'ın kelamının önüne geçirilmesi için son derece ideal bir ortamdır.
Nakıs dinler
Batı toplumuna göre düşündüğümüzde ise dinin bu eksende tartışılmasının herhangi bir sakıncası olmayabilir. Çünkü Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi nakıs dinlerin eksiklerini tamamlamak ve örtmek için felsefi nazariyelere ihtiyaç duymaları son derece normaldir. Burada din derken kemal vasfına haiz olmayan Yahudilik veya Hıristiyanlık gibi şirk karışmış batıl dinleri kastetmiyoruz. Din derken Allah'ın dininden yani tüm felsefe, ideoloji ve izmlerin kirine bulaşamayan insan eli değmemiş saf tevhid dininden bahsediyoruz. Yahudiler evreni yarattıktan sonra dinlenme ihtiyacı duyan bir ilaha inanırlar. Hıristiyanlar ise Allah'a oğul isnat ederek onu yarı insanî bir varlık olarak algılarlar. Her iki durumun da temelinde Yüce Allah'ı noksan sıfatlardan hakkıyla tenzih etmemek ve böylece onu yanlış tanımak vardır. Bu dinler "dinlenen" veya "insani olan" bir ilahın kemalini iddia ederek de ayrıca bir çelişkiye daha düşerler. İslamiyet'te ise Allah'a ait vasıfların insana, insana ait vasıfların da Allah'a atfedilmesi bir şirktir. Bu durumu ortaya koyduktan sonra batılı müşrik teologların mantığı ile dine yaklaşmanın ve onların çizdiği nazariyeler ekseninde dini algılamanın ne derece tehlikeli olduğunu da bir kez daha vurgulamalıyız.
Bütün bu anlattıklarımızın farkında olmayan veya farkında olsa bile işlerine gelmediği için kendi bildiğinden şaşmayan birçok kimse bugün birtakım felsefelerin etkisinde kalarak nereye gideceği belli olmayan çıkmaz yollara sapmaktadır. Vahyin çizdiği rotada istikrarlı bir şekilde ilerlemek varken bize yabancı olan bu unsurların savunuculuğunu yapmak bizim için ancak yeni bir ayrılık sebebi olabilir. Allah'ın kusurlardan münezzeh olan kâmil dinini bir tarafa bırakarak düşünce planında vahiy merkezinden sapmaya devam ettikçe ideal olan düşünceye yaklaşmamızda mümkün olmayacaktır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



