Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "İlmin kapısı Ali'dir" buyurur. Bu sözün anlamı "ilim ve hikmet adına ne varsa İslam'dadır" demektir. Veya bu sözü "hikmet konusunda söz söylemek velilerin hakkıdır" şeklinde de yorumlayabiliriz. Zira hikmetin de velayetin de piri Hz Ali Efendimiz'dir. Onun velayetine inanmayan veya hikmetlerini inkar eden birisi kamil manada mümin olamaz. Hz Ali hakkındaki diğer hadis-i şerifler de bu hükmü doğrular niteliktedir.
Hz Ali'nin vecizelerini kavrayan bir kimseyi filozofların sözlerinin tatmin etmesi düşünülemez. Çünkü bu, hazine sahibi bir insanın çakıl taşına tenezzül etmesi gibi bir şeydir. Gerçek hazine İslam'dadır; onu başka yerlerde arayanlar ise derya içre olup da deryanın farkında olmayanlardır. Elbette bizim Sokrat, Eflatun veya Aristo gibi filozoflardan öğreneceğimiz bazı şeyler olabilir. Fakat açıkçası bir Müslüman için bütün bu zevat ancak yemeğin yanında yenen bir salata veya cacık olabilir. Çünkü asıl hikmet yemeğini bizlere sunan Kur'an ve sünnettir. Bu konuda Cüneyid-i Bağdadi hazretleri şöyle söyler: "Peygamberlerin izini takip müstesna Allah'a giden yolların hepsi kapalıdır. Bizim bu ilmimiz kitap ve sünnetin esasları ile bağlıdır." (Süleyman Uludağ'ın yazdığı bölüm bkz. Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s.25)
Gül bahçesinin yolu falan düşünürün veya filozofun felsefesi değildir. "La raybe fiyh" olan yani içerisinde hiçbir şüphe olmayan Kur'an-ı Kerim ve Efendimiz'in sünnetidir. Sevenlerin ve sevilenlerin olduğu bir gül bahçesi ile acı meyveler veren verimsiz arazi bir olmaz. Evlatlarına miras olarak şüphelerini bırakan solgun benizli bir baba mı, yoksa onu şüphelerden kurtararak ona gerçek hikmetleri öğreten gül yüzlü ve şefkatli bir baba mı daha hayırlıdır? İşte bunlardan birincisi felsefeyi ikincisi de tasavvufu sembolize eder. Allah'a dost olma şerefini kazanan evliyalar, ardında kalanlara bir rahmet duası okuturken, felsefe namına şüphelerini miras bırakan filozoflar ise varislerini bunalımlardan bunalıma sevk ederler.
Veliler peygamberlerden sonra hikmet ve doğru bilgi aktarma konusunda vazifeleri bulunan kimselerdir. Bu önemli vazifelerinden dolayı muhibbisi olan kişiler onların etrafında halkalanır ve onlardan Kur'an hakikatlerini öğrenirler. Bir veliyi de aktardığı bilgilerin sahihliğinden veya sözlerindeki hikmetlerinden tanıyabiliriz. Çünkü Yüce Allah hikmetini kimin kalbine koyacağını çok iyi bilir ve onun kıymetini bilmeyecek olan kişilere onu vermez. Velilerin yolu Peygamberler, pirler ve hocalar yoludur. Onlar kendilerinden önce gelen mezhep imamlarına, şeyhlerine ve alimlere daima hürmet eder ve onların aktardıkları bilgileri birer baş tacı olarak kabul ederler. Felsefecilere gelince onlar kendisinden önce gelen filozofların fikirlerini çürütmeye çalışarak ömürlerini çürütürler. Kendisinden önce gelen filozofun tezini çürütmek için usanmadan ciltlerce kitaplar doldururlar. Zira felsefede laf gayet çoktur. Tasavvufta ise konuşmaya bile hacet kalmadan birçok tecrübenin veya halin aktarılması söz konusudur. Nitekim bu konuda Şeyh Ebubekir Vasiti hazretleri şöyle söyler: "Sadık bir mürit için pirlerin susmalarından hasıl olan fayda konuşma ve söz söylemelerinden hasıl olandan ziyadedir." (Feridüddin Attar, Tezkireü'l - Evliya II, Ter: Süleyman Uludağ, İstanbul, 2002, s. 313)
Tasavvuf tornasından geçen insanlara baktığımızda bir sükunet, bir rıza ve bir teslimiyet hali gözlemleriz. Felsefe ile uğraşanlarda ise genellikle bir kafa karışıklığı ve huzursuzluk hali dikkatimizi çeker. Tasavvufta bulmanın ve yaşamanın lezzeti varken felsefede aramanın ve bulamamanın hırçınlığı vardır. İşte felsefenin kötülüğü onun bir "arayış"tan ibaret olması ve arayışın kendisinin bir amaç olarak benimsenmesidir. "Aramak" bir amaç olunca da yapılan iş aslında "hakikat arayıcılığı" değil "filozofçuluk oyunu" oynamaktan ibaret olur. Bir insanın ömrü şayet gayesi sadece "aramak" ise henüz aradığını bulamadan tükeniverir. Oysa ömür hep arayacak kadar uzun değildir.
Hikmet aramak tabiri çoğu insana sevimli gelir ve böylece bir felsefe merakı sarar insanları... Fakat şunları nedense kimse düşünmez: Bu hakikat denilen şey ne kadar gizlidir ki bunca yıldır o kadar büyük filozoflar hep bunu arayıp durmuştur? Belki de onlara göre Yüce Allah, filozoflar arayıp bulsun diye hakikatlerini hep saklamıştır. Ve yine onlara göre; haşa ki bu hakikati öyle herkes anlayamaz, yalnız kafası çok iyi çalışan büyük filozoflar anlar, felsefeden anlamayanlar ise; o garibanlar ne de olsa zaten âvâmdır bunu hiç anlamazlar.
Aradığını yanlış yerlerde arayanlar bir ömür boyu bile arasalar aradıklarını bulamazlar. Bu uğurda az filozofun saçları ağarmamış ve az filozof da telef olup gitmemiştir. Ne gariptir ki akıl hastalığına yakalanarak gencecik yaşta vefat eden, kendine bile bir menfaati olmayan zavallı filozoflar bile bizlere büyük insanlar olarak sunulmaya çalışılmaktadır. Mesela 1889 yılında çıldırarak ölen Nietzsche bunlardan bir tanesidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



