İnsan varlığının anlamsız ve gereksiz olduğu duygusuyla yaşayamaz. İnsanın fıtratına aykırıdır bu. Allah gönderdiği peygamberleri ve kitaplarıyla, yarattığı bu dünyanın anlamını, bizim nezdimizde neler ifade etmesi gerektiğini anlatır. Çünkü hayat, ona bir anlam yüklenmeden yaşanamaz. İnsan da bir varlık olarak, bulunduğu yer, mekan ve zaman içinde kendi yaratılışına, varlığına bir anlam yüklediğinde kendini güvende hisseder. Anlam verdiğimiz şey, bizim için değerli hale gelir. Kendi varlığımıza ilişkin tespitlerimiz ne kadar da önemlidir. Çocukluktan büluğa ve sonrasında ölünceye değin, kendimizle alakalı tespitlerde bulunuruz. Bunları yaparken de, etrafımızdaki insanların bizim hakkımızda yaptıkları yorumlardan veya bize karşı gösterdikleri davranışlar neticesinde hissettiklerimizden yola çıkarız. Sonra bunların tümüne, kendimizce başarılı- başarısız gördüğümüz noktaları da ekleyip, kendimize bir değer biçeriz. Burada kastettiğim değer biçmek, maddi manada değil elbet. Kendimizi ne kadar değerli hissettiğimiz ile alakalı. Çünkü bunun aksi değersizlik duygusu yaşamaktır ki, insanı allak bullak eden, bütün adımlarının önüne engel olan ve adeta insanı diri diri toprağa gömen bir duygudur. İnsanın, bakışı, konuşması, görünüşü, zevkleri vs. ile, onu kendisi yapan her şeyiyle kabul görmeye ihtiyacı vardır. Allah'ın seçip yarattığı, nice özelliklerle donattığı -ki o, asla hikmetsiz ve anlamsız bir şey yaratmaz- bir varlığa, hem de eşref-i mahlûkat denilen insana böylesi bir hal yaşatmaya sebep olmak, ne büyük vebaldir!
Bu asırda, insanoğlunun kendi hem cinslerini çok kolay harcadığını düşünüyorum. Zaten öyle olmasa, bir böceği öldürür gibi insanlar öldürülmezdi ki, bir böcek öldürürken bile bunun meşruluğu sorgulanmalıdır. Çünkü nihayetinde son verilen bir hayattır.
En acısı da, insanın kendini değerli ve önemli hissetmek için, başkalarının "değersizliği"ni vurgulamasıdır. Yani, başkalarına değersizlik duygusu yaşatarak, kendini değerli hissetmeye çalışmasıdır. Mesela gıybet eden bir insan, ardından çekiştirdiği kişiden bahsederken, gizliden gizliye şöyle söylemektedir: "İşte bahsettiğim ve onda mevcut bu kötü şeylerin hiç biri bende yok." Yani birini alçalttığı esnada, onun üzerine çıkıp kendini yükseltir.
Aslında böyle davranan bir insanın kendiyle sorunu vardır. Kendini değerli kılmak için, başkalarını kullanmaya tenezzül eder. Bu hem yetiştirilişi, ailede gördüğü muamele hem de insanın kendi nefsindeki zaaflarla alakalıdır. Peki o zaman insanın kendisini değerli hissetmesini sağlayacak şekilde davranmak, nasıl bir ruh hali gerektirir? Kendi ile barışık olmayı, insanı sevmeyi, aynı kaderi paylaştığı hemcinsine karşı merhametli olmayı... Peki bu nasıl sağlanır?
Şüphesiz bu, ancak ve ancak kendi varlığını doğru anlamlandırmakla ilgilidir. Yani kulluk bilinci... Kulluk bilincinde olan bir insan, kendini değerli görür ve etrafına da değer katar. Ayet-i kerimede, "Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?" denir. Demek ki, Rabbimizin katındaki değerimiz, ona seslenmeyi, ona yönelmeyi seçtiğimiz ve bunu hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz oranda artar. Kulluk bilinci içinde olan insan, kendisini yaratan, ona hayat bahşeden Yaratıcısına karşı minnettardır. Dünya hayatı onun için bir okuldur. O ise, eğitim ve öğretim gören bir öğrenci. Öyle bir öğrenci ki, her daim sınava çekilir. Küçüklü büyüklü imtihanları vardır. Habersiz, aniden "çıkar kağıdı" dercesine sorular sorulur.
İnsan, etrafındaki insanların iyi ve güzel yönlerini dile getirmekle, onlara dikkat çekmekle, taktir etmekle, ancak hayrın çoğalmasını sağlar. Ve bu esnada zelil olmak şöyle dursun, izzet kazanır. İncinmesine, acı çekmesine mani olduğumuz insanlara gösterdiğimiz davranışlarda, rahmetin tecellisi görünür ve buna vesile olan bir insan, gerçekten ne kadar da bahtiyardır!



Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



