Dünyanın düzenine akıl sır ermiyor. Büyük bir değişim ve dönüşüm yaşıyor dünyamız.
Artık sloganların da bir anlamı ve önemi kalmadı, tabii tek sermayesi sloganlar olanların da.
İslâm dünyasının baş belası en katı ülkeler bir bakıyorsunuz Ramazan ayında iftarlarla Müslümanların gönlünü fethetmeye kalkıyor. Diğer yandan ise, bir başka İslâm ülkesine tarihin en büyük silah satışını gerçekleştiriyor.
Asıl gariplik sosyal ve siyasal hadiselerde değil.
Gündelik hayatımızda da, eğilimlerimizde ve yönelimlerimizde de büyük değişimler, sancılar, tezatlar yaşanıyor.
Artık Türkiye bir ideolojinin belirgin bir biçimde öne çıktığı bir ülke olmaktan çıktı. İnsanların tek ideoloji zenginlik, mal ve mülk oldu. Bunlar Allah'ın verdiği bir nimet değil, dünyada kazanılacak, kazanılması zaruri yegâne şey olarak telakki ediliyor.
Bu yüzyılda hepimizi derinden etkileyen ve öne çıkan kavram ise terör. Sadece azılı Batı devletleri değil mazlum dünya da bir terör belasının içinde bugün.
Hepimiz terörün bertaraf edilmesi konusunda hemfikiriz.
Devletin görevi terörü devre dışı bırakmak.
Milletin görevi, devlet terörü devre dışı bırakmak üzere harekete geçtiğinde canıyla, kanıyla bu vatanı korumak.
Fakat daha derinlerde büyük değişimler yaşanıyor.
Kendi ideolojilerinin kabuklarına, çeperlerine sarılanlar, değişen dünyayı anlamakta güçlük çekiyor.
Bu dünyanın anlaşılmaya en uygun vasfı insanın ve dünyanın fıtratında var olan din duygusudur.
Bu duygu -az bir gayr-ı müslimi hariç- tamamı Müslüman olan bir ülkede gittikçe zayıflamakta, gevşemektedir.
Yahya Kemal'in "Ezansız Semtler" adlı harika bir yazısı vardır. "Kendi kendime diyorum ki; Şişli, Kadıköy, Moda.. gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam olarak nasiplerini alamıyorlar. O semtlerde minare görülmez, ezan işitilmez, Ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar, çocukluğun Müslümanlık rü'yasını nasıl görürler?" satırlarıyla başlar.
Bu yazı adeta bizim modernleşme, din ve vatan maceramızın özü, özeti gibidir.
Bir çığlıktır, bir çağrıdır. Müslümanlıktan mahrum kalmanın verdiği ıztırabı derinden anlatır.
Bugün aynı çığlık, aynı ıztırap bir kez daha dile gelmiştir.
İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı'nın beyanları işte bu derdin yıllar sonra hem de daha geniş ve daha acı biçimde tekrarlanmasıdır.
Çağrıcı, "Bugün İstanbul'un çevresinde mabetsiz, minaresiz, ezansız semtler, uydukentler kuruluyor. İçim kan ağlıyor. Binlerce konutun bulunduğu Acarkent'te, Beykoz Konakları'nda, Ataköy Konakları'nda ve daha başka benzerlerinde bir tek cami yok. On binlerce nüfusun yaşadığı yeni Halkalı'nın, Ataşehir'in içinde kilometlerce gidiniz, cami göremezsiniz. Ve bu vahim durum halen kurulma sürecinde olan çok katlı modern semtlerde de devam ediyor. Bu semtler, oralarda yetişen yeni nesiller artık dinî ve kültürel anlamda bize yabancı. Şayet bunun üzerine konuşmazsak öncelikle ezanımıza, ezan kültürümüze kötülük etmiş oluruz. İyi niyetlileri anlayışla karşılıyorum ama 'ezanımı susturmam' şeklindeki hamaset çığlıklarının, adı geçen uydukentlerde ezanı nasıl susturduğunu da, bu konularda epeyce bilgisi olan bir ilgili ve sorumlu olarak acıyla görüyorum."
Bugün Müslümanlar, basiretlerine, ferasetlerine, İslâm'a bağlılıklarına her zamankinden daha fazla muhtaçtırlar. Müslümanlar birbirleriyle kavga etmek yerine bir iman hamlesinin taşıyıcısı olmak mecburiyetindedir.
İstanbul'un dışında devasa ve hepsi birbirinden ayrı onlarca kent kurulmaktadır.
Fakat hiçbiri şehir olma vasfını kazanamamıştır.
Şayet şehir olsalardı, projelerin merkezinde cami yer alır, binlerce insan ibadet bilincinden ayrı düşmez, hele hele yeni kuşaklar Müslümanlık rü'yasından mahrum kalmaz, bu rü'yadan ayrı büyümezdi.
Zenginlik, varlık, teknoloji vs. varabileceği en üst noktaya varmıştır.
İnsanlar hayattan kaçmayı başarmışlar, kendi tenhalarında can sıkıcı bir yalnızlığa adım atmışlardır.
Tek eğlenceleri olan arabaları, zenginlikleri hep yanlarındadır.
Ancak yanlarına, yörelerine en kıymetli varlıklarını almayı unutmuş, Müslümanlık rü'yasının hakikate dönüşmüş şekli olan camiden ve onun getirdiği manevi hayattan büsbütün uzaklaşmışlardır.
Yahya Kemal şu acı feryatlarla bir ümit aramaktadır; "Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle, yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar. Eskisi kadar derin bir tecessüsle değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde, alafranga terbiye ile yetişirken, Türk çocuğunun en güzel rü'yasını görmüyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra, milliyetlerine bağlı kalabilsinler. Yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey, bu yavrulara Türklüğü ve Müslümanlığı hissettirmiyor."
Daha da acısını yine İstanbul Müftüsü haber vermektedir; "Florya'da havaalanı tarafına yakın camiye acil bir ihtiyaç tespit edip, proje çalışmasını tamamladık. Hacı olduğunu söyleyen arsa komşusu 'Yanlış anlamayın ben camiye karşı değilim ama ben evi aldığımda burada cami yoktu, şimdi olsun istemiyorum' diye itiraza geldi. Bir insan hacı olduğunu söylediği halde evinin yakınına cami yapılmasını istemiyorsa sorunu nedir onu anlayalım."
Hakkari'de terör örgütünün imamları şehit etmesi ile Florya'da Hacı amcanın evinin yanında cami istememesi arasındaki zafiyet bağı, trilyonluk uydukentlerde camisizlikle birleşince ortaya çok acı, çok vahim, çok ıztırap dolu sahneler çıkmaktadır.
Artık ezansız semtlerden ezansız kentlere ulaşan bir çığlığın feryatları yükselmektedir.
Anadolu, diyar-ı Rum mudur?
88 yıl sonra kaldıkları yerden devam etmek isteyen Rumların isteklerine karşılık Sümela Manastırı ayin için hizmetlerine sunuldu.
Mesele dinî özgürlükler meselesi midir, inanç turizmi meselesi midir, Avrupa Birliği çerçevesi altında Rumların hayallerinin, emellerinin yeniden canlandırılması meselesi midir, bu henüz tam olarak anlaşılmadı.
Konuya ibadet hürriyeti açısından ve özgürlükler bağlamından yaklaşanlar elbette bunun ne kadar güzel olduğunu vurgulamakta geç kalmadılar.
Rumların ibadeti canlı yayınlar etrafında bütün dünyaca seyredildi.
Daha önceden bir Rus milletvekili Sümela'nın ibadete açılmasını istemiş ve kendinin de burada olacağını ilan etmişti.
Rus vekilin isteği, duası yerine geldi.
Patrik Bartolomeos birkaç ay öncesinde bir Amerikan televizyonuna verdiği röportajda "Türkiye'de büyük sıkıntı çektiklerini, hürriyetlerinin kısıtlandığını, adeta boğulduklarını" söylemişti de, hepimiz bu nankör söyleşi için tepki göstermiştik. Şimdi ise bizzat devletin himayesi, kontrolü ve desteği altında yıllardır hayalini kurdukları biçimde bir merkezlerinde daha ibadet özgürlüğüne kavuşmanın sevincini yaşıyorlar.
Sümela'nın Rumlara ibadet özgürlüğü ve inanç turizmi çerçevesinde takdim edildiği günlerde, Ayasofya Camii'nin de ibadet için tahsis edilmesini isteyen Müslümanların duasına, isteğine, çağrısına henüz devletten bir mesaj gelmedi.
Ancak bunun da önemi yok, zira Ayasofya Camii zaten ibadete açık ve isteyenler ezan vakitlerinde bu camide namazlarını eda edebiliyorlar.
Sümela ve Rumlarla ilgili asıl mesele, ibadet hürriyeti değil, bir imparatorluk kalıntısının yeniden onlar tarafından diriltilmesi meselesidir.
Dünyanın her yerinde devletler birer din devleti olarak varlıklarını idame ettirmektedirler.
Din devletinin manası artık, doğrudan bir dinin kanunları çerçevesinde devlet yönetimi değil, devletin milletinin sahip olduğu dinin kutsiyetini benimsemesidir.
Bu sebeple Moskova da, Atina da Ortodoksluk inancının temsilcisidir, merkezidir, hamisidir.
Patrik, hem kendine hem de başında bulunduğu Patrikliğe çok önemli dinî ve tarihî görevler yüklemektedir.
Bu görevler, sadece Ortodoksların Birliği esasına dayanmamakta, bunları da aşan bir düzen teşkilini ön görmektedir.
Her ne kadar, resmî konumu açısından bütün varlığı Türkiye Cumhuriyeti devletinin kanunları ve hükümleri ile de sınırlı olsa, Patrik'in ünü ve unvanı bizim sınırlarımızı çoktan aşmıştır.
Devletin ve milletin bir türlü kabul etmeye yanaşmadığı "ekümenik" sıfatını ve vasfını Patrik kendisi için çoktan tayin ve tespit etmiştir.
Resmi internet sitesinde kendilerinden şöyle söz etmektedirler; "Türkiye'de resmî olarak Fener Rum Patrikhanesi, dünyada Constantinopolis Ekümenik Patrikhanesi olarak anılan kurum, 250 milyon mümine sahip Ortodoks dünyasının ruhanî önderi konumunda olan bir kurumdur. Patrikhane, Ortodoks dünya içerisindeki tarihten gelen hiyerarşik yapısını ve diğer Hıristiyan mezhepleri, diğer semavî dinler ve diğer hükümetler nezdindeki konumunu muhafaza etmektedir. Bu kurumun ülkemizde olması ve başında da Patrik Bartolomeos gibi bir diyalog adamının bulunması bir çok açıdan fevkalade önemlidir."
Bu kurumun Türkiye'de olmasının hangi açılardan fevkalade önemli olduğu son derece ciddi bir meseledir.
Ekümenik Patrik bütün Ortodokslara hatta Dinlerarası Diyalog çerçevesinde diğer din mensuplarına karşı adeta bir barış elçisi, bir kahraman olarak takdim edilmektedir.
AKP hükûmeti Sümela'dan sonra Eylül ayında da Akdamar Kilisesi'nin ibadete açılması için hazırlıklarını tamamlamıştır.
Istiklâl Harbinden sonra Rumların, Ermenilerin tekrar Anadolu'da neşv ü nema bulması, dinlerini ve varlıklarını ispata yönelmesi, en üst perdeden bu toprakları adeta kendi inançlarının, dinlerinin birer mirası olarak görmesi gerçekten son derece şaşılacak bir durumdur.
Bugün ne Sümela'da Manastır'a çıkıp ayin yapacak bir Ortodoks ne de Van'da adaya gidip Akdamar'da ibadet edecek bir Ermeni vardır.
Sümela meselesine Trabzonlular tamamen turizm açısından bakmışlar gelenleri gelir, kazanç ve bıraktıkları avro hesabından değerlendirmişlerdir.
Meselenin ne denli önemli olduğunu vurgulamak için rakamlara değil onların niyetlerine, hayallerine, emellerine ve kasıtlarına bakmak gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti devleti, hükümeti Osmanlı'da bunlar istedikleri gibi özgürdü, serbesti, biz de onun varisiyiz yine istediklerini yapsınlar diye düşünüyorsa bunun ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak için tekrar tekrar İstiklâl Harbimizin esaslarına dönmemiz gerekir.
Madem 88 yıl sonra böyle bir mutluluk yaşadılar, niçin 88 yıl once Manastır'ı terk ettiler ve niçin bu 88 yıl boyunca hayallerini, ümitlerini, daha doğrusu emellerini terk etmediler?
İnanç turizminin, dinî özgürlüklerin, ticaretin daha ötesine, öncesine geçilmeli, Rumların, Ermenilerin Müslüman Türk milletinden niçin ve ne istediğinin esaslı bir cevabı verilmelidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



