"Kürd kardeşlerimizin ırkçılık hastalığına yakalanmamalarını Cenab-ı Hakk'dan niyaz ederim..."
Yazıma başlık yaptığım bu dua ibaresi meşhur âlimlerimizden Babanzâde Ahmed Naim'e âid. Üstad bunu 1914 yılında ifade etmiş. Fakat gelin görün ki Üstad'ın bu duası çoğunlukla kabul edilse de, kısmi olarak da hedefini bulmamış.
Dilerseniz "hedefini bulmamış" konusunu daha sonraya bırakıp, öncelikle Ahmed Naim'in biyografisinden biraz bahsedip ondan sonra onun bu duasına ve kavmiyetçilik/ırkçılık konusundaki görüşlerine değinelim:
Ahmed Naim Batıcılığa öykünme hastalığının alabildiğine arttığı bir dönemde Batılılaşmaya karşı çıkmış İslâmcı aydınlarımızdan biridir. Nitekim onun yaşam öyküsüne baktığımızda şu tabloyla karşılaşırız:
Ahmed Naim, Osmanlı paşalarından Mustafa Zihni Paşa'nın oğlu olup, Miladi 1871 yılında Bağdat'ta doğar. İlk tahsilini Bağdat'ta yaptıktan sonra İstanbul'a gelir ve Galatasaray Sultanisi'ne girer. Yüksek öğrenimini Mülkiye Mektebini tamamlar. Öğrencilik yıllarında çalışkan, terbiyeli ve mazbut bir yaşam tarzıyla tanınan Ahmed Naim, daha o yıllarda tavizsiz İslâmî yaşantısıyla dikkatleri çeker. Nitekim Fransızca'yı çok iyi bilen Ahmed Naim, bununla da yetinmeyerek Medreselerde okunan İslâmî ilimleri ve Arap dilini mükemmelen öğrenir. Böylece bir taraftan Batı kültürünü, diğer taraftan Doğu kültürünü yakından takip etme imkânını elde eder.
Bu noktada Ahmed Naim'in, Tevfik Fikret'in Galatasaray Sultanisi'nde okul arkadaşı olduğunu bir ek husus olarak belirttiğimizde Ahmed Naim'in İslâmî düşüncedeki duyarlılığı daha iyi anlaşılır. Diğer taraftan Ahmed Naim, Mülkiye Mektebi'nden mezun olduğu yıl Hariciye Nezareti Tercüme Kalemi'nde çalışmaya başlar. Maarif Nezareti Tedrisat Müdürlüğü yapar (1911-12). Galatasaray Sultanisi'nde Arapça okutur (1912-14). 1914'te Maarif Nezareti Tercüme Dairesi âzâlığına getirilir. Bu daire bünyesinde kurulan Istılahat-ı İlmiye Encümeni'nin çalışmalarına katılır, bu encümenin hazırlayarak yayımladığı Felsefe Istılahları ve Sanat Istılahları (1914) adlı kitapların hazırlanmasına çok ciddi katkı yapar. Bu görevinin ardından Darülfünun Edebiyat Fakültesi müderrisliğine başlar. (1914-33). Felsefe, Ruhiyat-İlmü'n-nefs (psikoloji), Ahlak, Mantık, Metafizik derslerini okutur. Bu dersler için hazırladığı tercüme ve telif notlarının bir kısmını daha sonraları kitaplaştırılır. Darülfünun'da bir ara Umum Müdürlük (rektör) görevinde bulundu. 1933 Üniversite reformuyla yeni kurulan İstanbul Üniversitesi bünyesine, birçok arkadaşı gibi Ahmed Naim'de alınmaz ve emekliye sevk edilir.
Ahmed Naim yaşadığı dönemde Batılılaşma sürecine giren bir ülkede, Batılılaşmaya karşı İslâmî mücadelenin etkin isimlerden biri olarak öne çıkar. Ona bu mücadelede etkin bir kimlik kazanmasına neden olan şey, Sırat-ı Müstakim - Sebilürreşad mecmuasında İslâm'ın evrensel bir inanç ve düşünce sistemi olduğuna dair yazılarıdır, makaleleridir.
Babanzâde Ahmed Naim Sırat-ı Müstakim -Sebilürreşad adlı mecmualarında yayınlanan makaleleri bir dayanağa mebni olarak yazmıştır. Diğer bir ifadeyle, yazılarını İslâm dinine karşı saldırıları cevaplamak ve İslâm dünyasında çıkan problemleri çözümlemek amacıyla kaleme almıştır. Nitekim 19. yüzyılda İslâm dünyasını kasıp kavuran kavmiyetçilik/ırkçılık hareketlerine karşı Sebilürreşad mecmuasında Ahmed Naim'in kaleme aldığı ırkçılığa değin yazı, uzun bir makale halinde 1914 yılında neşredilir. Daha sonra bu makale kitaplaştırılır. Ahmet Naim'in bu eseri ilk defa 1963 yılında Abdullah Işıklar tarafından "İslâm Irkçılığı Menetmiştir" adıyla sadeleştirilerek yayınlanır. İkinci kez Ömer Lütfü Zararsız tarafından "İslam'da Irkçılık ve Milliyetçilik" başlığıyla, üçüncü kez de değerli araştırmacı M. Ertuğrul Düzdağ tarafından "Türkiye'de İslâm ve Irkçılık Meselesi" başlığıyla sadeleştirilerek ve gerekli ilâveler yapılarak yayınlanır. Bahsi geçen bu eserin İslâmcı- Türkçülere ve Kürdçülere dair bazı paragrafları şöyledir:
"Irkçılık davası, Şer'an kötülenmiş ve reddedilmiştir. Şer'i tabirine göre - ırkçılık davası - bir cahiliyet devri davasıdır. İslâm'ın kıvamı ve devamlılığına, Müslümanların refah ve saadetine en müthiş darbedir. Özellikle hemen hemen bütün İslâm diyarı küfür diyarına dönüşmüşken buradaki bir avuç Müslüman'ın "Ben - Türküm, ben Arabım, ben Kürdüm, ben Lazım, ben Çerkezim" gibi iddia ve sebeplerle birbirlerine karşı olan sevgi ve dostluk bağlarını zerre kadar gevşetmeleri - hele düşmanlarımızın tecavüz ayağı ta kalbgâhımıza bastığı bir sırada - cinnettir ve millî asabiyet bayrağını ellerinde tutanların aldığı mânâcada vatanperverliğe aykırıdır. Din ve iman, akıl ve izan sahasından uzaklaşılsa bile, aldatıcı bir serap olan millî saadet ardında koşan Arnavut kardeşlerimizin başına gelen büyük musibet bize müthiş bir ibret dersidir. "Aynı sebepler aynı neticeleri doğurur" tabii ve makul kaidesine göre bu meslekte devam ettiğimiz takdirde er geç bizim de başımıza gelecek musibet budur.
"Ey Türkçü-İslâmcı kardeşler:
"Siz yine halis İslâm gayesinden şaşmayınız. İslâm gayesi Türklüğü kurtarır. Türklük gayesi ise İslâm dairesini hiç bir zaman kuşatamaz. Çifte gaye ile de hiç bir iş görülmez. İnsaf edin, size tabi olanlar Türklüğü mü çok sevecek, yoksa İslâmiyet'i mi? "Her ikisini aynı derecede sevsin" derseniz olmaz. Çünkü bir gaye, gaye olabilmek için aşk derecesinde sevilmek ister. Elbette tasdik edersiniz ki aşk, bölünme ve parçalanma kabul etmez. İki gaye takip eden kimse mutlaka birini daha ulvi bir gaye kabul ettikten sonra diğerini onun içinde eritecek, kaynatacak ve iki gayeden altta olanını en ulvi tanıdığı gayeye olan alakası nisbetinde sevecektir. Yani birine olan muhabbeti diğerinin hatırı için olacak..." diye devam eden yazıda "Türkçü-İslâmcı kardeşlerimize tavsiyemiz, ırkçılık davasından uzaklaşmalarıdır" denilirken, aynı istek; "asabiyet arzusuyla gözleri kararmış olan, Arap kardeşlerimiz içinde söyleyeceğimiz budur" denilmektedir. Yine o dönemde (1914 yılları) Ahmed Naim, Kürd kardeşlerimize de şöyle seslenmektedir:
"Kürd kardeşlerimiz ise - anladığıma göre - henüz bu hastalığa yakalanmamışlardır. Bundan sonrada yakalanmamalarını Cenab- Hak'tan niyaz ederim."
Kürd kardeşlerimiz, bu konuyu uzun uzadıya düşünmelidirler. Değerli ilim adamı Ahmed Naim'in Türk kardeşlerimize söyledikleri, Arap kardeşlerimiz için geçerli olduğu gibi Kürd kardeşlerimiz içinde aynıyla geçerlidir...
Ahmed Naim, yaşamının son döneminde Sahih-i Buhari tercümesiyle uğraşmış, Sahih-i Buhari'nin 2189 hadis'inden 574 hadisini tercüme etmiş, bitirmeye ömrü vefa etmemiştir. Bir yandan felsefe profesörlüğü, öte yandan Buhari tercümesi onun İslâmî kişiliği ve yetkinliği ve de kültürel birikimi açısından yeterince bilgi vermektedir. Onu yakından tanıyan Muallim Cevdet'in şu tanımlaması oldukça kayda değerdir:
"Ahmed Naim, kaba taassuptan kurtulmuş temiz bir Müslüman örneği idi. Edebiyat ve mûsıkî dostu idi. Arap ve Fransız dillerini iyi bilen bir felsefe âlimi idi. İmanında sabitti. Neye inanmış ise sonuna kadar sadık kaldı. Onda riya, kuru sofuluk gibi şeyler yoktu. Şark'ın dini feyzini Garp filozoflarının efkârıyla kaynaştırmıştı. Doğu ve Batı'nın hırsını kendinde bu şekilde toplamış canlar, Türkiye'de azdır. Fakat Ahmed Naim'in faziletine erişenler çok daha azdır. Onda Muhammedî bir yürek vardı."


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



