Malûm olduğu üzere, söz konusu maddeler, meclis çatısı altında "diğer partilerle" uzlaşılamaması sonucunda halkın önüne getirildi. Fakat Referandum'un iktidar partisine yönelik bir nevi "güvenoyu oylaması" olarak yansıtılması, cepheleşmenin şiddetini yükseltti ülkemizde. Hâlbuki anayasa dediğimiz şeyin, en azından halkın çoğunluğu tarafından özümsenmesi gerekiyor ki, içtimai huzur sağlansın...
Pekiyi şu an öyle mi?
Beğenirsiniz yahut beğenmezsiniz, umurunuzda olur yahut olmaz...
"Hayır" diyeceklerin büyük bir çoğunluğu, muhtemel bir sivil diktatörlükten endişe ediyor. Bu endişeyle birlikte, misâlen, cuntacı paşaların zaman aşımından dolayı yargılanamaması ve başka hususlar da sıkça dillendiriliyor. Fakat kurulu düzenin cansiperane tipleri istisna; geneli itibariyle Anayasa'nın değişecek maddeleri mevzuunda bir itirazın olmadığı görülüyor.
İçtimai mutabakat belgesi, bir diğer ifadeyle toplum sözleşmesi olarak adlandırılan Anayasa'nın 12 Eylül'den arındırılması, muhalefet partilerinin de ifade ettiği üzere: Bu ülke için bir mecburiyet niteliğinde... O halde problem ne? Problem olarak öne sürülen şey, değiştirilecek maddelerin takdim edilişindeki üslup...
Gelgelelim, dönemin psikolojik atmosferi dolayısıyla cunta mahsulü maddelerin vakti zamanında halkın çoğunlu tarafından "Evet" denilerek kabullenilmiş olması, bugün aynı maddelere "Hayır" dememizi mi gerektiriyor?
Veyahut... "Evet" dediğimiz takdir de, "demokrasiyle" ve hatta yeni tabirle "ileri demokrasiyle" tanışmış mı olacağız?
Şaşıyorum: Bir yandan demokrasi şövalyeliği yapılıyor bu ülkede, bir diğer yandan Silivri'de bulunan gazeteci M. Balbay'ın isyanını işitiyoruz: "70 yıl önce Nazım Hikmet'e cezaevinde daktilo verilmiş. Bize verilmiyor. Tecrit altındayız. Biz kurbanlık koyun değiliz. Adnan Menderes 9 ay 20 günde yargılandı. Deniz Gezmiş 15 ayda yargılandı..."
Çelişkili değil mi? 12 Eylül ülkücülerinden biri, "arka bahçe" meselesine binaen, bir televizyon kanalında vurgulamıştı: Bu ülkede "sağ" iktidar oldu ama muktedir olamadı... Bilmem, size de manidar geldi mi?
"Bu kadroları örgütüme vermeyip de MHP'ye mi verseydim, Refah'a mı diyen" bir Adalet(!) Bakanı gördü bu memleket! Mankurtlaşmışsan, zihnin kafeslenmişse o ayrı...
Dünya, partimizin ve liderimizin etrafında dönmüyor elbette! Muhtemelen zannediyoruz ki; bu ülkenin tek sevicisi "biz" ya da etrafımızda kümelenmiş insanlar topluluğu...
Başbakan, muhalefet bizim tavrımıza göre biçimleniyor mânâsında bir söz sarf etmişti ya hani, ülkemizdeki muhalefet bazı tavırlarıyla onaylıyor bunu... Hiç sorgulanıyor mu: İktidar partisine yönelik icra edilen her karşı propaganda iktidar partisini daha da güçlendiriyor.
Niçin? Meseleyi bidona ve göbeğe indirgedikçe, değirmene su taşınmaya devam ediliyor inatla...
Kuşkusuz, boğazlaşmamızı kaçınılmazlaştıran bir cepheleşme yaşıyoruz! Daha evvelinden, meclis çatısı altında onlarca kez değiştirilen Anayasa, bu defa Referanduma tabi tutuluyor... Bir yanımız "Evet" diyor, bir diğer yanımız "Hayır".
Referandum'un neticesi, her ne olursa olsun; sürü, kalabalık, yığın değil, müşterek kabulleri ve retleri olan bir millet olduğumuzu acilen idrak etmemiz gerekiyor. Zira bizi biz yapan değer yargılarından uzaklaştıkça, buharlaşarak çekiliyoruz tarih sahnesinden...
Öte yandan: Referandumda, "Evet" çıkmış yahut "Hayır" çıkmış... Halen daha aramızda dolaşan işkencecilerin hesap vereceği bir ülkeyi görebilecek miyiz diye, düşünmüyorum değil...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




