1994 yılı mahallî seçimlerinden sonra el değiştiren yönetim sayesinde İstanbul'da birtakım düzenlemelere girişilmişti. Bunlardan birisi de İstanbul'un merkezi Karaköy'de bulunan genelevin şehir dışında başka bir yere taşınması meselesiydi. Bunu duyan muhalif kişi ve siyasî parti mensupları kıyameti kopardılar. "Laikliğin kalesi olan böyle bir mekânın yerini değiştirmeye nasıl kalkışırlar, buna nasıl cesaret ederler?" gibi akla hayale gelmedik ne akıl dışılıklar sergilediler sırf "muhalefet" olsun diye...
O dönemde siyaset saflarında yerini almakta gecikmeyen tiyatrocu Metin Akpınar bir televizyon programında, "Yahu ne hallere düştüğümüzü görüyor musunuz, kerhaneleri savunur hale geldik" diyordu. Halkın seçimlerde iş başına getirdiği kişileri dışlamak, onlar iş yaptırmamak adına, gözü dönmüş bir şekilde "muhalefet" yapılınca işte insan böyle hallere düşüyor.
(Not: 15 Ağustos 2010 Pazar günü kuşluk vaktinde ben yukarıdaki iki paragrafı yazmıştım ki, üstümüzden arka arkaya altı yedi tane askerî helikopterin büyük gürültü ile geçmesi tüylerimi diken diken etti. Yazı yazmayı bırakıp televizyonu açtım, olağan dışı bir şeyler mi oldu diye... Baktım, televizyonlar kendi programlarını olağan bir şekilde sürdürüyorlar, içim rahatladı, yazımı yazmaya devam ettim).
Günümüz Türkiye'sinde "muhalefet ve muhalif kesimler" akıl tutulması yaşıyorlar. Temel görevi, sanki iktidarın / iktidarların iş yapmasına engel olmakmış gibi hareket eden "muhalif muhalefet", özellikle "insan hakları" konusunda iktidarın adım atmasına hep engel oldu. Burada sadece siyasî muhalefet değil devletin birtakım kurumları da aynı görevi yaptı, yapmaya devam etti ve etmektedir.
İktidar, meclisteki milletvekili sayısıyla anayasayı değiştiremeyince, halka gitmeyi çare olarak gördü ve referandum kapısını araladı. Demokrasilerde iktidarın mecliste aşamadığı sorunlar hususunda milletin hakemliği bir çaredir. 12 Eylül'de yapılacak olan referandum konusu çıkalı beri, herkes işini gücünü bırakmış, "Türk halkı referandumda 'evet' mi, 'hayır' mı diyecek?" tartışması yapıyor.
Bir araya gelmesi mümkün olmayan muhalefet bile "kankalaşarak" adlarına uygun bir şekilde yine "muhalefet" ediyorlar. Milletin karşısına geçip otuz sene önce olağan üstü şartlarda hazırlanmış 1982 anayasasının "bazı maddelerinin değiştirilmesi"ne karşı çıkılmasını isteyip, tabii gelişmelere de muhalefet ederek ruhsuz bir şekilde heykel gibi karşı durmayı yeğliyorlar. Hatta referandumu bir "iktidar meselesi" olarak görüp ve gösterip, ülkenin önünü açacak hususları engellemeye çalışıyorlar.
Referanduma sunulan maddelerin yetersizliği ayrı bir meseledir, oysa hiçbir şey yapmamaktansa bir şeylerin yapılmasına destek olmak gelecek adına insanımızı umutlandırmaktadır. Farkında olanlar görüyorlar ve biliyorlar, Türkiye'de çok şey değişiyor ve daha da değişmesi gerekiyor. Bu gelişmelere körü körüne karşı çıkmak tabii olguya aykırıdır.
Sürekli "şehirlileşen" bir toplumuz ve öyle de olmak zorundayız. Türk toplumu kendini dar kalıplar içine hapsedemez, zaten hapsetmesi de mümkün değildir. Medenî bir toplum "emir-komuta" ile idare edilemez. Hayatın tabii kuralları vardır. Bu kuralların hayata hâkim olması gerekir. "Sen bilmezsin ben bilirim, benim dediğim doğrudur" anlayışını savunmak akla ziyandır.
"Milletin rengi"nin iktidarlara yansıması, ülkenin maddî olarak gelişmesinin yanı sıra mânevî anlamda ülke insanlarının gurur duyacağı gelişmelerin yaşanması demektir. Muazzam bir tarihî geçmişe sahip bu milletin, birtakım beceriksiz, ferasetsiz, uzaktan kumandalı siyasetçilerle komik durumlara düşürülmesi hazmedilecek bir şey değildir.
Toplum değerleriyle yaşar, toplumun değerlerine saygı duymayan, onları görmezden gelerek baskı uygulayanlar er veya geç yaptıklarının karşılığını bulmaktadırlar.
Bir insan olarak hayatımda kaç tane darbe, kaç tane muhtıra kaç tane gizli darbe girişimi yaşadım. Terörü ve siyasî iktidarların siyaseti tıkamalarını bahane ederek yapılan darbeler ülkeye çok pahalıya mal oldu.
Ortada bir terör varsa güvenlik güçleri ne güne duruyor? Herkes görevini yaparsa / yapsaydı bunlar olur muydu? Elbette olmazdı, öyleyse ne hakkınız var milleti germeye, huzursuz etmeye? Kendi ikbaliniz için millete acı çektirmeye, nesilleri heba etmeye?
Kim olursa olsun suç işleyenin, görevini kötüye kullananın cezasını çektiği; hiç kimsenin gerçekten dilinden, dininden, kılığından kıyafetinden dolayı ayrımcılığa tâbi tutulmadığı; çalışanın desteklendiği, emeğin karşılığını bulduğu, insan ilişkilerinin medenî düzeyde olduğu bir ülkede yaşamak her insanın en doğal hakkıdır.
Söz konusu anayasa değişikliğine mecliste destek vermeyerek referanduma götürülmesine sebep olan "muhalif muhalefet", büyük paraların harcanmasına ve boş yere nefeslerin tüketilmesine sebep olmuştur. Böyle bir durumda "evet mi, hayır mı" sorusu bile abestir. Ne yazık ki muhalefet, milletle dalga geçercesine meydanlara çıkıp "hayır" denmesi için ter dökmektedir.
Hâsılı sırf muhalefet edeceğim diyerek insan onuruyla bağdaşmayan hallere düşmemek gerek. Akıl, izan, feraset böyle günler için lâzım! Öyle değil mi?


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




