"Ey Endülüs'ün gül bahçesi Dallarında yuvalarımızın bulunduğu günleri hatırlar mısın?
Ey Dicle dalgası, sen de bizi tanırsın
Senin nehrin hâlâ öykümüzü anlatır
Kervanımızın lideri Hz. Peygamber'dir."
Endülüs'te Müslümanların tesis ettiği kültür ve medeniyet anlatılmakla bitirilemeyen bir niteliğe, bir görkeme sahiptir. Bu yüzden de sık sık Endülüs'ten bahis açıyoruz. Fakat Endülüs'ten sıkça söz etmemizin bir başka nedeni, bu görkemli medeniyetin niçin yıkıldığına dikkat çekmektir.
Endülüs'te Müslümanlar kültür ve medeniyet bağlamında zirveye tırmanırken; diğer taraftan siyasî ihtiraslar ve istikrarsızlıklarla korkunç bir kaosun cenderesi içerisinde kendi hazin sonlarını kendi elleriyle hazırlamışlardır. Kısacası, siyasi ihtiras ve ferasetsizlik Endülüs medeniyetinin yıkımında ana unsurlar olmuştur. Bu nedenle bugün Endülüs medeniyetini yeniden okumaya, değerlendirmeye çalışırken İslâm ümmetinin onun hazin sonundan dersler alması gerekmektedir.
Diğer taraftan Batı medeniyeti varlığını Endülüs İslâm Medeniyeti'ne borçludur. Endülüs Medeniyeti'nin görkemi hâlâ tarih içinde apaçık bir sayfadır. Nitekim şu ifadeler bunun bir göstergesidir:
"VII. yüzyıldan sonra ikiye ayrılan İspanya; kuzeyde Hıristiyanlar, güneyde ise Müslümanlar vasıtasıyla ekonomik ve askeri alanlardaki başarılarının yanı sıra büyük bir düşünsel üstünlük sergilerler. Bu düşünsel üstünlükte, Müslümanların ülkeye girdiklerinde burada yaşayan Musevilere ve Hıristiyanlara karşı gösterdikleri hoşgörünün payı vardır. X. yüzyılda Endülüs, büyük bir dinsel ve düşünsel hoşgörünün oluyturduğu bir özgürlük merkezi konumundadır... IX. ve XII. yüzyıllar arasında, dünyanın en büyük uygarlığı olan İslâm uygarlığının ve Latin kültürüne, açıkça üstün olan İslâm kültürünün ağırlıklı bir etkisi vardı. Endülüs, dünya görüşü açısından giderek İslâmlaşırken... Avrupa'ya daha yakın olan ve halkının hayvancılıkla geçindiği Hıristiyan Kuzey İspanya kendi özvarlığına sarılıp, İslâm egemenliğine karşı direnir..."1
İspanya'da Endülüslü Müslümanları fikir, düşünce ve bilim noktasında zirvedeyken, Ortaçağ Avrupa'sı, kilise ve derebeylerin zalim ve gaddarca tutumları yanında kilisenin menfaatlerine uymayan herkesi aforozla cezalandırır. İşte bu dönemde İslâm medeniyeti Endülüs yoluyla Avrupa'yı medenileştirir. İslâm; eğitim, sanat ve teknikle Avrupa'yı besler.
"Endülüs'ün dışında Sicilya yoluyla, Haçlı seferleriyle, İtalyan liman şehirleri yoluyla İslâm medeniyeti Batı'ya geçti, etkiler. Bu noktada Endülüs İslâm kültürünün gelişmişliğini simgeleyen hadiselerden biri, "Avrupa'nın profesörlerinin Kurtuba'da imtihan edilmeleridir."2
Yine bu doğrultuda "o dönemde, Avrupa kilise tekelinde, bilgi kırıntılarıyla gün geçirirken, Endülüs'te hemen herkes okuma ve yazma biliyordu."3
Ayrıca Endülüs İslâm medeniyetinin düşünsel, bilimsel, teknik ve yazınsal alandaki gelişmişliğine örnek olması açısından Kordoba örneği çok çarpıcıdır:
"... X. Yüzyılda, yalnızca Kordoba'da yarım milyon insan yaşıyordu ve kentte iki yüz bin ev, altmış bin konak, altı yüz cami, yedi yüz hamam ve yetmiş kütüphane bulunuyordu."4
Kısacası, Şair İkbal "Endülüs'e Mersiye" şiirini boşuna yazmamıştır... Çünkü Endülüs yitik bir medeniyetin hazin bir bahçesidir. İkbal'in şu mısraları medeniyet bağlamında Endülüs'ü pek güzel anlatır:
"İspanya, sen Müslüman kanının emanetini taşıyorsun
Sen gözümde Harem (Kâ'be) gibi tertemizsin
Topraklarında secde izleri vardır
Sabah rüzgârlarında artık sessiz ezanlar okunuyor..."
Şair İkbal, 1932 yılında Londra'ya gider. Oradan Endülüs'e uğrar. Endülüs'ten geriye kalan Müslümanlara âid tarihi eserleri gezer, kiliseye çevrilmiş olan "Kurtaba Camii"ne uğrar ve bu caminin büyüleyici etkisiyle Kurtuba Camii'ne dair meşhur şiirini kaleme alır... Tarık bin Ziyad'ın duasını da unutmaz: "Tarık'ın Duası"na dair bazı mısraları şöyledir:
"Mü'min'in hedefi şahadettir
Ganimet malını toplamak ve ülkeleri fethetmek değildir
(...)
"Korkma" na'rasının şimşeğini
Yine mü'minin kalbinde yarat
Azimleri sinelerinde uyandır
Müslüman bakışını kılıç gibi yap."
Şair Muhammed İkbal ise yalnızca Doğu'nun değil, ümmetin has çocuğudur. O bunu fazlasıyla hak etmiş bir şair, bir düşünür, bir ideologdur. Hayatını bütünüyle İslâm'a vakfetmiş bir gönül eridir. Şu mısralar ise onu ruh ve düşünce dünyasını pek güzel anlatır:
"Sinemizde Tevhid'in emaneti vardır
Adımızın sanımızın silinmesi kolay değildir
Dünya da Allah'ın o ilk evi (Kâbe)
Biz onun koruyucusu, o da bizim koruyucumuzdur.
Batıldan korkmayız biz, ey felek
Yüzlerce defa imtihanımızı yapmışsındır."
Endülüs faciası üzerinde ümmet olarak uzun uzun düşünelim. Düşünelim ki, Endülüs'ü bir ibret vesikası olarak zihnimize yerleştirip emperyalistler ve Siyonistler karşısında tavrımızı belirleyelim. Bu noktada İkbal'in mısraları iyi bir çıkış noktası olabilir...
1) Nil Ünsal, Kont Lucanor, Ankara 2001, s. 53-54.
2) Otto Spies, "Doğu Kültürünün Avrupa Üzerindeki Tesirleri", (Çev. N.Ersoy), Ate Dergisi, Ankara 1974, s. 6.
3) Nil Ünsal, a.g.e., s. 54.
4) Nil Ünsal a.g.e., s. 54.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



