"Köleleştik, ne fidye ile geri alınabilecek esirler, Ne de şahadet getiren Müslümanlarız..." Kaderin garip bir cilvesi midir bilinmez, aynı "kavmiyetçilik marazı."
Öncelikle belirtmeliyim ki, Endülüs, "Müslüman'ım" diyen herkes için hem şevk, hem de ibret kaynağıdır. Çünkü M. 711 senesinde İspanya'yı fetheden bir avuç Müslüman'ın tutuşturdukları, ilim ve irfan meşalesiyle herkesin gıptayla baktığı parlak bir medeniyet kurmaya muvaffak olmuşlardır. Hayatın hemen her sahasını kapsayan bir medeniyet hamlesidir ki, hakikat yerine hurafenin, ilmin yerine cehaletin hâkim olduğu ve dine aykırı olduğu gerekçesiyle aklî faaliyetlerin yasaklandığı Avrupa'nın "Karanlık Çağ"ını dağıtan bir ışık huzmesi olmuştur. Batı'ya, ilmin, felsefenin, düşüncenin var olduğunu gösteren Endülüs'tür ve keza İslâm medeniyetinin Batıya esas giriş yolu da Endülüs'tür. Denilebilir ki, Endülüs olmasaydı Rönesans olmazdı.1
Fakat bu noktada Graudy'nin Rönesans'ın Endülüs bağlantısıyla ilgili görüşünü zikretmekte yarar var. Graudy'e göre; "Rönesans ve sonrasında Batı bilimi, Endülüs yoluyla İslâm medeniyetinden yararlanırken bilimi almış ama o bilime kaynaklık eden, o bilimin neşvü nema bulmasında birincil derecede payı olan, daha doğrusu o bilimin ruhu olan hikmeti almamıştır. Bundan dolayıdır ki Batı, hikmet yoksunu olarak bir çıkmaza girmiş ve beşeriyete de bu çıkmazın kapısını aralamıştır. İnsanlık da bu nedenle mutlu olamamıştır. İnsanlığın gerçek mutluluğu ancak akıl yoluyla olan bilimsel ve teknolojik ilerlemenin, nübüvvetten kaynaklanan hikmet bilincinin aydınlığında yol almasıyla mümkündür. Batı, hikmeti kaybettiği için, gayesini de kaybetmiştir. Dengeli ve ideal medeniyeti numunesi, Endülüs medeniyetidir. Yapılacak iş onu örnek almaktır."
Endülüs medeniyeti, bir hoşgörü ve sevgi medeniyetidir. Bu medeniyet çevriminde hâkim unsur İslâm ve Müslümanlardır. Bu nedenle medeniyet bağlamında yıkımın etkisi büyük olmuş, Endülüs'ten geriye hüzün ve acı kalmıştır.
Endülüs, haklı olarak bizde daha çok bu hazin sonu itibariyle bilinir. Nitekim "Endülüs Mersiyesi"nde Endülüs'e dair yürek paralayıcı bir yıkımın, acı dolu duygu senfonisini Salih bin Şerif şöyle anlatır mısralarında:
"Endülüs'e öyle bir felâket çöktü ki, yok bir eşi
Dehşetinden Medine'de Uhud, Necid'deki Şehlan dağları yerinden oynadı, bir deprem ki yer aldı arz boyu
Ah! Yarımada da İslâm'a göz değdi. Yağdı belâ yağmur gibi
Şimdi o canım Endülüs şehirlerinde, İslâm'ın ne namı var, ne nişanı sanki hiç olmamıştı."
"Siyasî açıdan ise Endülüs tarihi, kelimenin tam anlamıyla bir ibret vesikası, bir ibret levhasıdır. Bu levhada, belli idealler etrafında kenetlendikleri sürece Müslümanların nasıl zirveye tırmandıklarını; buna mukabil siyasi ihtiras ve idealsizliklerin ise aynı insanları sonunda nasıl tükettiğini çok net çizgiler halinde görmek mümkündür.2
Üzüntüyle belirtelim ki, bugün için Endülüs'te tarihi bir kaç kalıntıdan ve o muazzam medeniyetin cansız bir kaç yapısından başka bir şey kalmamıştır. Binlerce Müslüman Hıristiyanlık adına kılıçtan geçirilirken, katledilirken, şehirlerde bu yıkımdan nasiplenmiş ve Müslümanların ibadet ettikleri kutsal yerler olan camilerin göğsüne Haç takılmış ve kiliseye dönüştürülmüştür. Bu durumu yine Salih bin Şerif "Mersiye"sinde içli bir hüznü kuşanarak şöyle anlatır:
"Belensiyeyi sual et, Mürsiye'nin halini gör
Şatibenin başına neler geldi, Ceyyanda neler dönüyor
O Kurtuba ki, toprağında ilmin gülleri tüterdi
(...)
Camiler, kilise oldu, Hilali indirip Haçı astılar
Ezanın nurlu sesini boğdu baykuş seslerinden beter çan sedaları
Taştandır mihraplar, ağaçtandır minberi Bu felakete, onlar bile inledi..."
Acı bir gerçektir ki, "asabiyet "anlayışı ve "kabile taassubu" sekiz asırlık Endülüs medeniyetinin yıkılmasında en büyük etken olmuştur. Nitekim Endülüs Devleti, Beyliklere bölünüp "kavmiyetçilik" taassubuyla birbirlerini yok ederken, Hıristiyan krallıklar güçlendikçe güçlenmiştir. Hele de bazı Müslüman Beyliklerin bir diğer Müslüman Beyliği yok etmek için Hıristiyanlarla işbirliği içine girmesi Endülüs tarihinin en hazin yönüdür.3
Dilerseniz Kettani'nin şu anlamlı vurgusuyla bitirelim yazımızı:
"Endülüs halkı İslamî kimliklerini kendi iradeleriyle terk etmediler. Tam tersine, yüzyıllar boyunca devamlı vahşice zulüm ve cinayetlere maruz kaldılar. Bu yüzden adlarını, kültürlerini ve köklerini kaybettiler. Fakat zayıf da olsa kalblerinde İslâm'a karşı bir sevgi bağı kaldı. Özellikle, İspanyollardan farklı olma duygusu içlerinden asla yok edilemedi.
"Ümit ederiz ki, günümüz Endülüs Müslümanlarının imdat çığlıkları atalarınınki gibi duymazlıktan gelinmez..."
Kettani'nin bu çağrısına dikkat etmek ve kulak vermek gerekir...
1) Endülüs'ten İspanya'ya (Derleme), TDV Yayınları, Ankara 1996, s. VII
2) A.g.e, s. VIII
3) Geniş bilgi için bk. Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları Medeniyet Tarihi, TDVY. Ankara 1997.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



