Acaba mahşerde en büyük ve en gerçek beyaz perdeyi mi göreceğiz? Ve en eski sinema kuramcısı Yaradan mı? Zamanı bize bir malzeme olarak sunan ve yanı sıra 'malzeme olana malzeme olacak' kadar 'düşebilen' bir algıyı da yaratan Allah, sinemaya nasıl bir rol biçmiş? Kainatı 'tasarlayan' O, sinemayı tasarlarken nasıl bir paye lütfetti, acaba?
Sinemanın ne olduğu ve müslümanlar tarafından nasıl algılanması gerektiği konusunda dil dökmenin semeresini yavaş yavaş alıyor olmak sevindirici. Kimi zaman eski bir tanıdık, "Zihnimde oturmayan bir şeyler vardı, yazını okuyunca herşey netleşti" diyor; kimi zaman ise gencecik bir dimağ, "Yazınızı okuduktan sonra sanat ve sinema üzerine düşünmeye karar verdim" ifadesini lütfediyor. Düşünmeyi bir kulluk vazifesi gören için bir kişiyi dahi düşünmeye sevkedebilmenin verdiği huzur tarfi edilemez.
İnsan, uzun süre düşündüğü bazı şeylerin nereye varacağını tahmin bile edemiyor. Geçmişte size saçma saplantı gibi gelen garip tahayyüller ve zihin törpülerinin bir gün sinemaya varacağını nerden bilebilirsiniz ki?
Kendimi bildim bileli düşündüğüm şeylerdendir. Bu dünyada yapıp/ettiklerimiz kaydediliyorsa, mahşer zamanı önümüze geldiğinde, en küçük iyiliğimiz de en küçük kötülüğümüz de yeniden resmedilecekse, bu nasıl olacak? Hayalinde resmedebilecekleri somut tecrübesiyle sınırlı olan bir beşer olarak aklıma sinema perdesinden başka bir şey gelmiyordu.
Uzun yıllar boyu bunları düşünmek belki de beni sinemaya yaklaştırdı ve bu yakınlıkla beraber zihnimdeki soru işaretleri bir yandan artıyor bir yandan da cevap buluyordu.
Sinema adına Türkiye'de kuramsal olarak ciddi şekilde kafa yoran isimlerden olan Sadık Yalsızuçanlar, 'Rüya Sineması' diye bir kavramı temellendirmek için defaatle yazılar neşretti. Bu yazıları 'Rüya Sineması' adında bir kitapta da toplandı. Sanat sineması ve müslümanların sinema algısının yerinden koparılarak hakkı ile yeniden oluşturulması adına büyük önemi olduğuna inandığım bu eserde Yalsızuçanlar, kafamı yıllarca meşgul eden (iyi de eden) sorularla ilgili Bediüzzaman Said Nursi'nin bir notunu aktarıyor.
"İnsanın yapıp ettikleri nasıl bir hardal büyüklüğündeki belleğinde şifrelendiriliyorsa, levh-i mahfuzda da tüm evrenin öyküsü kaydedilmektedir" diyen Yalsızuçanlar, Mektubat'taki dikkat çeken şu notu aktarıyor:
"Dar-ı saadet ve menzil-i saadet olan cennette dünyevi maceraların muhaveresi ve dünyevi hadisatın manzaraları bulunacaktır. İşte bu güzel mevcudatın bir an görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menâzır-ı sermediyeyi teşkil etmek için bir fabrika destgahları hükmünde görünüyor. Mesela nasıl ki, ehl-i medeniyet fani vaziyetlere bir nevi beka vermek ve ehl-i istikbale yadigar bırakmak için güzel veya garip vaziyetlerin suretlerini alıp sinema perdeleriyle istikbale hediye ediyor. Aynen öyle de, şu mevcudat-ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra onların Sani-i Hakimi, âlem-i bekaya ait gayelerini o âleme kaydetmekle..."
Mahşerde, yapıp/ettiklerimizi tıpkı sinema perdesindeki gibi izleyecek oluşumuzun, bugün için sinemaya nasıl bir önem atfettiğine özellikle dikkat çekmek isterim. Şeklen ne kadar beyaz perdeye benzediği çok önemli değil. Ancak sinema dediğimiz olgunun mahşerde bir araç olarak kullanılma ihtimali bile başlı başına heyecan verici bir durum. Müslümanların sinemaya bakışını yeniden gözden geçirmeleri için tek başına yeterli bir sebep. Sinemayı sadece görüneni filme alan ve aktaran olarak algılamanın yanlışlığını tarif edebilmenin tek yolu sanat sinemasıdır. Sinemada tercih edilen kurgu ve çekim teknikleri, sinemanın dilini oluşturan başat unsurlardır.
Örneğin İtalyan Yeni Gerçekçilik ya da Fransız Yeni Dalga, 'mizansen' taraftarıdır. Sovyet Kurgu Sinema kuramı ise adından da anlaşılacağı üzere 'kurgu' yanlısıdır (Rus sinemasının tamamı değil). Hollywood'u bütün bu tartışmanın içine sokmak Hollywood'a iltifat olur ama bir gerçeklik olarak anmamak da olmaz. Hollywood da endüstriyel sinemanın devasa temsilcisi olarak kurgudan yana olsa da içinde çeşitlilikler barındırıyor.
Mizansen ile kurgu arasındaki fark, sinemada 'zamanı kullanmak' ile 'zamana esir olmak' arasındaki ayrım kadar derindir. Mizansen diye bahsetmeye çalıştığımız şey, bir sahnenin mümkün olduğunca uzun bir şekilde 'tek plan' (kayıttan çıkmadan) çekilmesidir. Bu mizansen birkaç dakika da olabilir, bir filmin tamamı da (Rus yönetmen Aleksandr Sokurov'un 'Rus Hazine Sandığı' filmi ve Türkiyeli yönetmen Derviş Zaim'in 'Nokta' filmleri gibi). Kurguda ise dekopaj yöntemi ile uzunluğuna ya da kısalığına bakılmadan sahne çok sayıda küçük çekimle 'kesilerek' tamamlanır. Bu tercih, zamanı bölmek ile aynı manaya gelir. Bu tercihe verilecek örnek o kadar çok ki. Ama televizyon dizileri en güzel örnektir. Saniyelerle sınırlı olan planlar, 'tüketmek için aç bekleyen' izleyiciye sunulur.
Bu teknik anlatımı eklemek zorundaydım. Zira sinemada zamanın kullanımı ya da zaman tarafından kullanılma durumlarını izahatı başka türlü zor olurdu. İşte az önce ifade ettiğim şekilde zaman, sinemada tarzları ve dili belirleyen başlıca olgudur. Zamanı anlamaya ve resmetmeye çalışmanın ne kadar güç olduğu da böylece ortaya çıkıyor. Ve sanat sinemasını tercih edenlerin neye cesaret ettikleri de anlaşılıyor, zannedersem. Sinema, 'mimesis' (yansıtma) yani doğadakini/olanı/olguyu filme almak kadar kof bir sanat tercihi ile icra edilirse, tüketim toplumunun iştahını kabarttıktan sonra sofrada meze olmaktan öteye geçemeyen ve tükenen olmaya mahkumdur.
Ve dönelim "mahşer-sinema ilişkisine".
Acaba mahşerde en büyük ve en gerçek beyaz perdeyi mi göreceğiz? Ve en eski sinema kuramcısı Yaradan mı? Zamanı bize bir malzeme olarak sunan ve yanı sıra 'malzeme olana malzeme olacak' kadar 'düşebilen' bir algıyı da yaratan Allah, sinemaya nasıl bir rol biçmiş? Kainatı 'tasarlayan' O, sinemayı tasarlarken nasıl bir paye lütfetti, acaba?
Emin olun bunun bir önemi yok. Bütün bu bahsedilenler teşbihden ibaret de olabilir. Lakin insan düşünmekle mükellef. Sadece somut olan üzerine düşünmenin ne kadar geçici olduğunu, daha geçmeden anlıyorsunuz. Soyut olan ise müslümanın asıl soru alanı olmalı. İşte bu sebeptendir ki sinema, eğlenceye/algıya/zevke/nefse indirgenmemeli. Sırf bu yüzdendir ki sanat sinemasına burun kıvıran müslüman, başını ellerinn arasına alıp yeniden düşünmeli. Sadece bu sebep bile müslüman olan yapımcının elini taşın altına koymasının lütuf değil zaruret/görev olduğunu ifşa eder.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



