Modern hayat, küreselleşme ile birlikte yeni bir insan tipi oluşturulmak istemektedir. Dünya sisteminin küreselleşme adı altında bireye dayattığı bu düşünce gerçekte toplum mühendisliğinden başka bir şey değildir. Modern Batı bu düşünceyle birbirinin kopyası ülkeler, şehirler/siteler inşa ederek dünya sistemine entegre olmuş ülke ve toplumlar oluşturmaktadır. Bu siteme dâhil olmak istemeyen ülke ve toplumlar ise cezalandırmakta, terörist olarak tanımlanmaktadır.
Küreselleşme emperyal güçlerin dünyayı tek bir renk ve tek bir inanç oluşturma gayretinden başka bir şey değildir. Amerika ve Batı küreselleşme adı altında kendi kültür ve medeniyetlerine hayran, taklitçi ve eyyamcı zihniyette insanlar yetiştirmektedir. Zira kendi değerlerinden kopuk dünya insanı olan bu vasat tipler dünyanın kötü gidişatına, daha doğrusu emperyal güçlerin sömürgeci emellerine dur diyecek fikir ve güçleri yoktur. Modernleşme ve Batı değer yargılarıyla inşa edilen bu tipler doğudan batıya, kuzeyden güneye aynı düşünüş ve aynı davranış biçimini göstermektedirler. Zira bunlar tornadan çıkmış gibi tek fikir, tek inanış ve tek şekilden ibarettirler. Toplum mühendisliğiyle gerçekleştirilmek istenen küresel insan tipi, gerçekte yeryüzündeki insani, dini ve kültürel zenginliğin yok edilmesi, daha doğrusu insanın kimliksizleştirilmesi demektir. Tek tipleşen bu insanlar sayesinde emperyal güçler hegemonyalarını daha da güçlendirmektedir. Kürsel insan kişiliksiz ve kimliksiz insan demektir. Çünkü küreselleşme bütün yerellikleri, farklılıkları yok etmekte, birbirine benzetmektedir.
Amerika ve Batı uygarlığı küreselleşme ile yalnızca emperyalist emellerini tatmin etmiyor, ayrıca insanların duygu ve düşünce dünyasını şekillendirerek sisteme dâhil edilmiş klişeleşmiş insan tipleri oluşturarak insanın varoluşuyla oynuyor. Bir yanda modern tıbbın imkânları ve sperm bankaları aracılığıyla soysuz çocukların doğmasına çalışırken, diğer yandan canlıların genleriyle oynayarak bilim adına nevzuhur varlıklar üretiyor. İnsanın kopyalanmasından, kedi ile köpeğin çiftleşmesinden türetilen canlılara kadar her alana müdahale ediyor. Tamamen dünyevi/seküler olan bu medeniyet ruhsuz ve maneviyatsız insanlar yetiştiriyor. Emperyalist amaçları doğrultusunda oluşan bu dünyada insanların yalnızca dünyevi hayatına müdahil olmuyor, aynı zamanda uhrevi hayatına da müdahale ederek, her gün bir din, bir mezhep bir peygamber icat ediyor, insanların kadim din ve ahiret algılarını değiştiriyor.
Emperyal, küresel güçler bu anlamda oryantalist, ajan, yazar, sanatçı ve fikir adamlarını kullanmakta, kendi açısından tehlikeli gördüğü düşünce ve dinlere bunlar aracılığıyla müdahale etmektedir. Emperyalist amaçlarına hizmet ve küresel insan oluşturmak için bütün yolları meşru görmektedirler. Bu amaçlarını gerçekleştirirken Afganistan ve Irak'ta olduğu gibi yalnızca askeri değil, kültürel olarak da müdahale etmektedirler. Örneğin bir CIA ajanı olan Frances Stonor Saunders tarafından kaleme alınan ve Arap ülkelerinde "Kültürel Soğuk Savaş" ülkemizde ise "Parayı Verdi Düdüğü Çaldı" adıyla yayınlanan kitapta Amerika'nın düşünce ve edebiyata müdahale ettiğini bütün çıplaklığıyla görmek mümkün. Soğuk savaş döneminde Doğu Bloğu ile Batı Bloğu arasındaki çatışmayı CIA'nin yönlendirdiği ve medyada kimleri nasıl kullanıldığını anlatan bu kitap, aşina olduğumuz birçok ünlü kalemin Amerika'ya nasıl hizmet ettiğini isimler üzerinden anlatıyor. Örneğin bir kült eser olarak kabul edilen Geor¬ge Orwell'ın 1984 adlı meşhur romanının sipariş üzerine yazıldığını okuduğunuzda, toplum mühendisliğini ve emperyal güçlerin çalışmalarını daha iyi anlıyorsunuz.
Kitapta ABD olmak üzere Avrupa'nın kültürel savaşta, birçok kalemi kullandığını hatta o seçkin kalemlerin ClA'nın dümen suyuna nasıl gittiğini görüyorsunuz. Kültür emperyalizmiyle küresel sistemle bütünleşmiş toplumların inşa edildiğine tanık oluyorsunuz. Bazı zaman dilimlerinde toplumların ortak duyarlılık göstermesi, aynı sesleri çıkarmasını ve aynı davranış biçimlerini yansıtmalarını daha iyi anlıyorsunuz. Kitapta; soğuk savaş döneminde kültürel savaş önem veren CIA'nın Amerikan yemek kültürünü, giyimini, şarkılarını ve sanatının teşviki için kültür merkezlerini kullandığını, sinema filmlerini, tiyatroyu, müziği ve komünistlerden ayrılan bazı gurupları desteklediğini görüyoruz. Ayrıca bunlar için CIA 1950 yılında "Congress for Cul¬tural Freedom" (Kültürel Özgürlük Kongresi) adlı bir organizasyonu öğreniyoruz. Bu organizasyonun adı daha sonra "Kültürel Özgürlük için Uluslararası Birlik" olarak değiştirilmiş. 35 ülkede merkezi bulunan bu kuruluş 20'den fazla etkili dergi çıkarmış, bu dergilerde çok meşhur şahsiyetler yazılar yazmış. Bunlar: Jackson Pollock, İrving Kristol, Andre Malraux, Reinhold Neibuh, George Orwell, Bertrand Russell, Stephen Spender, Arthur Schlesinger Arnoldo Toynbee, Vladimir Nabokov, Jean Paul Sartre, Herbert Spencer gibi meşhur yazarlar. Yine CIA'nin film yapımcılarını artistleri ve tiyatrocuları da yönlendirdiği belirtiliyor. CIA'nın devletlerar acılığıyla 87 ülkede sinemaya büyük yatırım yaptırdığı kaydediliyor. Yönlendirilen sanatçılardan birçoğunun bunun farkında olmadıkları belirtilen kitapta, birçok filmin senaryosunun casuslar tarafından ortaya konulduğu ifade ediliyor.
Emperyal güçlerin en büyük başarılarından biri dünya gündemini kendilerinin belirlemesidir. Sıradan bir sanatçının ölümünü veya yaşam tarzını dünyanın birinci meselesi gibi gösterdikleri gibi, Ortadoğu veya Afrika'da ölen binlerin hesabını görmezden gelebilmektedirler. Hatta gazetelerde bir köpeğin ölüm ilanına yer verdikleri kadar binlerin ölümüne yer vermemektedirler.
Emperyal güçlerin insanların duygu ve düşüncelerini işgal etmeleri, sisteme dâhil edilmiş yığınlar oluşturmaları bununla da sınırlı değildir. Özellikle soğuk savaş sonrası ve SSCB'nin çökmesinden sonra İslam'ı tehlike gören bu güçler, İslam dininin dünyaya yönelik emir ve yasakları üzerinde oryantalistler aracılığıyla tartışma yaşatacak fikir ileri sürmekten, kiralık kalemler aracılığıyla İslam'a saldırmaktan geri durmaktadır. Özelilkle İslam'ın yükselişe geçtiği 80'li yıllarda Selman Rüştü'nün yazdığı "Şeytan Ayetleri", Betty Mahmudi'nin "Kızım Olmadan Asla" romanı -daha sonra bu kitap filme alınmıştır- bu anlamda ilk akla gelenlerdir. Yine Edward Said'in "Haberler Ağında İslam" adlı eseri Amerika ve Batı'nın medya aracılığıyla İslam'ı insanların zihninde mahkûm etmeye çalıştığını gösteren ciddi bir eserdir. Yine 11 Eylül sürecinde İslam'a hakaret eden Hint asıllı V. S. Naipaul'a ödül verilmesi, aynı şekilde İtalyan gazeteci Orinalle Fallaci'nin İslam ve Müslümanları karalayan açıklamaları, Oryantalist Bernard Lewis'in tutumu, Hollanda'da Efendimizin ile ilgili hakaret içeren resim/karikatür dolayısıyla çıkan protestoların dünya medyasındaki yansımaları bu çerçevede değerlendirilmesi gereken olaylardır.
Emperyal güçlerin yerli işbirlikçileri ise daha farklı bir şekilde misyonlarını icra ederek kendi toplumlarını aşağılar. Örneğin Camp Davit antlaşmasını alkışlayan, Ali Bulaç'ın dediği gibi kendi kültürel şizofrenisini bütün İslam âlemine mal eden, bunu "Cebelawi Çocukları" adlı kitabında işleyen ve İslam'ın değerlerini, Hz. Muhammed (sas)'i hakaret içeren bir üslupla anlatan Necip Mahfuz'un Oscar ödülü almasını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Ayrıca Selman Rüştü gibi kültür ajanlarının yazdıklarına ödül veren ve onu popüler kılan zihniyet aynı zihniyettir. Dün İncillerle Afrika'yı sömürgeleştiren Hıristiyanların, bugün İncil'i başka isimler (Harry Potter) altında yayımlayarak ülkelere giriyor olması düşündürücüdür. Harry Potter gibi papazların yazdığı kilise kökenli çocuk kitapları da Hıristiyan kültürünü genç dimağlara yerleştirmek ve bir Batı tasavvuru oluşturulmuş planlı programlı bir yayındır. Bu kitapların dünyada satış rekorları kırması, filmlerinin yapılması tesadüfî değildir. Yaşatılmak istenen bir bilinç vardır ve bu kitaplar bu bilincin inşasında, hatta on veya yirmi sonraki kuşağın oluşmasına katkı sağlayacaktır. İngilizlerin Shakespeare'ı bir sömürge aracı olarak kullanmaları bile başlı başına olaydır. Amerika ve Avrupa istemedikleri iktidarları ya askeri darbe ile yıkıyorlar ya da askeri darbeleri bile medya aracılığıyla yapıyorlar. Örneğin Nikaragua'da ABD, CIA aracılığıyla medyayı satın alarak darbe girişiminde bulunmuştur.
Emperyal güçler popüler kültürle küresel insanı şekillendirmek istemektedir. Özellikle popüler olan kitaplara ve isimlere baktığımızda bunu daha açık bir şekilde görürüz. Oryantalist açıdan yazılmış üçüncü sınıf kitaplar, sihir, büyü, vampir, kurt adam romanları ile özellikle ülkemizdeki harem ve cinsel içerikli kitaplar dikkat çekmektedir. Batı kültürü, Hıristiyan mistisizmi, Yahudi Kabalasıyla yazılan bu tür kitaplar bir yandan gençleri gerçeklikten koparmakta diğer yandan kadim hakikatler yerine sapkın inançlar kafalarını doldurmaktadır. Yine aynı emperyal kültür renkli medya aracılığıyla cinselliği kullanarak insanları yatak odası kültüründen ibaret saymaktadır. Televizyonlarda magazin programlarının en çok izlenmesini nasıl açıklamalıyız acaba?
Dikkat edilirse her on yılda bir, yeni bir fikir veya düşünceyle tanışıyor, belli projeler üzerinde konuşup tartışmak zorunda bırakılıyoruz. Bu anlamda Medeniyetler Çatışması, Dinler ve Medeniyetler Arası Diyalog ve Büyük Ortadoğu Projesi gibi fikirler emperyal güçlerin dünyaya dayattığı projelerdir. Son otuz yıl içinde sosyalist İslam'dan ılımlı İslam'a, kültürel İslam'dan Yeşil Demokrasi'ye kadar birçok konu gündemimize girip çıktı, birçok konu tartışılıp unutuldu. Oysa unutulmaması gereken önümüze bu konuları koyanların gerçek amaçları! Biz hiçbir zaman o gerçek amaç üzerinde düşünemedik. Birilerinin geri planda durarak bir mühendisliğe giriştiğini unuttuk. Dünya insanı olmak adına emperyal güçlerin küresel insanı olduk. Artık Amerikalılar gibi düşünüp Avrupalılar gibi yaşıyoruz...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



