Mart soğuklarının dehşet bir vaktinde. Uykunun en tatlı anında. Günlük işlerden yorgun bedenlerin, gecenin dördünde kim bilir hangi renkli rüyalarında.
Ne ki felaketin saati belli değildir.
Yangının, selin, çığın, kazanın, kaderin vakti, ne zaman önceden haber verilmiştir ki. Yüzyıllar önce olduğu gibi, bir başka felaket olan, "Memlekette ihtilal çıkacakmış"gibi bir havadisi de, fısıltısı gazetesi haber yapmamıştır ki, insanlar tedbirlerini alsınlar.
En azından çıkıp düz ovada toplansınlar.
Uyuyan evlatlarını kaldırsınlar.
Kımıldayamayan yaşlıları, sırtlarına vurup götürsünler.
Ajanslar elli küsur ölülü bir depremle karşı karşıya olduğumuzu haber vermekte.
Üstelik olanca soğuk bir havada.
Enkaz altındaki ağır yaralıların başlarını korkunç bir gerçek daha beklemekte: donma riski.
Ölenler, Karakoçan ve Kovancılar ilçelerinin köylerinden.
Şehri ziyaretimde belki de o köyden bir annenin kuruttuğu reyhanları, kekikleri, naneleri satın aldım.
Ya da yüzünü iyice sakladığı ihramı içinde, çarşıda çökeleğini satın alacak birini bekleyen nene ile karşılaştım.
İğne oyalarının elinden geçtiği bir gelinle mutlaka tanıştım.
Kovancılar'ın o harika kavunlarını yetiştiren bir emmiye de değdi, belki deprem.
Bizlere bu denli yakın bir kıyım yapıp da; nerede duracağı belli olmayan homurtusu coğrafyaya yayılmış zelzele, şimdi orada ölümle kol kola.
Ne ahırdaki ineği bırakmıştır, ne kümesteki tavuğu.
Çocukların sarılarak yattığı; yeni doğmuş, ağzı kara kuzunun da boynunu bükmüştür.
Etraflarına hüzünle bakıp ellerinden bir şey gelmeyen köylü.
Okullarına hazırlık yapmayan öğrenciler.
Sizde ne var ne yok diye sağa sola koşturan şaşkın insanlar.
Ellerin koyunlarda kaldığı.
Yitiklerle, hayatın tadının bir anda zehir gibi acıya dönüştüğü.
Deprem, felaketin öteki adı.
Yoksulları iyice titreten bir soğukta.
Sıcak çaydanlıkların fokurdadığı sobaların devrildiği.
Göz nuru ile işlenmiş perdelerin tutuştuğu. Daha önceki gün kuzenimle, 12 Kasım depreminin vurduğu acılı bir kadını konuşmuştuk
Kadın İstanbul'dadır.
Eşi, yol yapımlarında çalışan vinç operatörü.
İş için Düzce' ye gitmiştir kadının eşi.
Depremle birlikte bir daha haber alınamamıştır.
O hengâmede kaybolmuştur adam.
Üzerinde yüklüce parası vardır.
Haftalardır o yol inşaatında çalışmış, çoluk çocuğu için para biriktirmiştir.
Gelmeye bir iki gün vardır.
Ne ki felaketle birlikte solmuştur umutları.
Kadın, kocasını aylarca arar.
Hastanelerde, mezarlıklarda.
Dedektif tutar.
Yer yarılıp da içine girmiştir.
Ne bir gören vardır, ne haber getiren.
O acı ile yıllarca gözü kapıda beklemiştir eşini.
Gözyaşları içerisinde üzüntülerle yıllar yıllara eklenmiştir.
Elazığ depreminin olduğu gece kuzenimdeyim, o da depremde yitirdiği eşinin acısı ile yaşayan komşusunu anlattı.
Üzüntü ile ağır bir hastalığa yakalanışını.
Bir hafta önce kadıncağızın vefat edişini.
Felaketler üzerinden on yıl değil, asır da geçse unutulmuyor.
Yaradan bütün felaketlerden tüm insanlığı korusun.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



