Hacılar'ın bunaltıcı sıcağından kurtulmanın en güzel yolu bağ evlerine gitmek belkide. Bu sebeple, gözümüzün önünden hiç kaybolmayan Erciyes'in eteklerindeki Kızıltepe'nin (Başkanlara bir öneri: Talas-Hasan Dağı ve Hisarcık-Kıranardı'ndaki dinlenme ve piknik tesislerinin bir benzeri bu bölgeye büyük bir zenginlik katar) yanından geçerek, Lifos Dağı'nın önündeki Yusuf amcaya ait bağlara ulaşıyoruz.
Şiresi yağmur gibi damlayan dut ağaçları
İnsanı büyüleyen, yemekten imtina edilen, enva-i çeşit meyveler kendilerini bütün canlıların hizmetine sunmuşlar. İnsan bir anda kendisini dünyadaki cennet bahçelerinde zannediyor, dallarındakini cömertçe sunan meyve ağaçlarını görünce. Her adımda farklı bir ağaç, her adımda farklı bir tat; ekşi, tatlı ve acı birbirine karışıyor. Hepsi bir arada, üstelik de yüzde yüz organik. Biraz daha bağların arasında gezinirsek, hem oksijen hem de doğal bitkiye vücudumuzun reaksiyonu sorun olabilir. Onun için Aytekin beyin, Ali Dağı'ndan güneşin batışını seyretme teklifine hayır diyemiyoruz. Bağ evlerinin arasından geçerek, doğa sevdalısı Prof. Dr. Ali Çavuşoğlu'yla selamlaşarak, Kangalların zincirleri koparma eylemlerini izleyerek, şiresi yağmur gibi damlayan dut ağaçlarını silkeleyerek Ali Dağı'na ulaşıyoruz.
Tefekkür iklimine açılan manzara
Kayseri Organize Sanayi, hem işlevi hem de güneşin sökünleşen ışıkları altında altın sarısı gibi parıldıyor karşımızda. Ve tepelerin ardından batan güneşle birlikte ortalık alacakaranlığa bürünüyor. Kayseri, dakikalar geçtikçe irili ufaklı lambaların ışıltısıyla adeta "ateş böcekleri"nin kamp kurduğu bir sahraya dönüşüyor. Karanlıkta kalan bağ evlerinin bahçelerindeki çırçır böceklerinin muhteşem seramonisi, bütün laf-ı güzafları bitirip, insanları tefekkür iklimine kilitliyor. Ta ki, batan güneşin Hacılar üzerinden tekrar doğuşuna kadar.
Bugün günlerden Cuma. Eskiden bağlardan, bahçelerden, yaylalardan kopup gelerek ibadethaneleri bayram yerine çevirenler yine mevcut. Dualara amin demek, günahlara gözyaşı dökmek için Cami-i Kebir hıncahınç dolu. (Anketlere göre Hacılarlının % 74.5'inin 5 vakit namaz kıldığı, % 98'inin de Cuma Namazı kıldığı tespit edilmiş.)
Nursaçan Hocaefendi'nin sıkıntısı
Hacılar Cami-i Kebir'de cemaat pür dikkat kesilmiş, övünç kaynakları İmdat Necmettin Nursaçan Hocaefendi'yi dinliyor, merkezi sistemden. Kah, naif ifadelerin coşkusuyla Fatih Sultan Mehmed'in atına atlayıp Balkanlara gidiyor. Kah, Akşemseddinlerin çağrısına uyup, Bosna'da yaptırılan caminin açılışı için herkese "atla gel" çağrısında bulunuyor. Cümlelerini bağlarken biraz zorlanıyor, iki camiye yardım talebi için. Meğer Kayseri'de, özellikle de Hacılar'da camilerde yardım toplamak artık "en büyük ayıp"- lardanmış. Nursaçan Hocaefendi'nin sıkıntısı da bundanmış.
Hacılar Merkez Cami-i Kebir'in de baştan aşağı bütün restorasyon giderlerini "Boydak Grubu" üstlenmiş. Ortaya estetik ve sâde bir mimari çıkmış.
3917 metrelik zirveye tırmanış
İşte tepemizdeki Erciyes, yine efsunkâr bakışlarıyla bizleri süzüyor ve yaz ortasında kar toplayan zirvesine davet ediyor: "Ey yabancılar sizlerle de paylaşacaklarım var" diyor. Dağların hem mitolojik çağlarda, hem efsanelerde, hem de peygamberler tarihinde önemli bir yer tuttuğunu göz ardı etmeyerek, Erciyes'in bu çağrısına kulak vermemiz gerekir.
Cenab-ı Allah (c.c.)'ın da Kur'an-ı Kerim'de Sînâ Dağı'na yemin ettiğini düşünürsek; dağların duruşlarıyla, ulaşılmaz doruklarıyla insanlığı hep cezbettiği aşikâr. Ruhumuza üflenen içgüdüyle; hem yalnızlaşmak, hem Yaratıcıya yakınlaşmak için bekli de en uygun yerlerdir zirveler.
İşte bu içgüdünün bizleri harekete geçirmesiyle, gözlerimizi 3917 metre yükseklikteki heybetli Erciyes Dağı'nın zirvesine dikiyoruz. Zirveye ulaşabilirsek eğer, saklı güzelliklerin yanında Karadeniz'i ve İskenderun Körfezi'ni de görebilmeyi hayal ediyoruz.
Heyecan dorukta. Sabahın erken saatlerinde, Hacıların sırtını dayadığı Erciyes'in üzerinde dolaşan bulutlara rağmen, Kartın Dağı'nın kenarından, bağ evlerinin içinden geçerek, Süt Donduran'a doğru hareket ediyoruz. Yollar çok bozuk. Bazen taşıtımız bizi, bazen de biz taşıtı taşıyarak, eski su kemerlerinin aşağısından, yalçın kayaları saran kavak ormanlarının ve kar sularının şırıltılarını dinleyerek zirveye doğru ilerliyoruz. 3 saatlik bir tırmanıştan sonra nihayet 2700 metre yükseklikteki Süt Donduran Mevkii'ne ulaşıyoruz.
"Boydak Dağ Evi"nin etrafı adeta bir şenlik yeri. Kimileri çadırını kurma-sökme telaşında, kimileri birbirlerine Erciyes Dağı'nın efsanelerini anlatmakta, kimileri ellerinde dürbün zirvedeki insanları gözetlemekte, kimileri ise Erciyes'in zirvesinden yeni inmiş, donan ellerini dağ evindeki ocakta ısıtmakta. Ve bu olup bitenlere bizlerle birlikte Erciyes Dağı da şahitlik etmekte.
Biz yaklaşıyoruz, Erciyes uzaklaşıyor
Süt Donduran'da biraz dinlendikten sonra, ekibin bir kısmını dağ evinde dinlenmeye bırakıp, zirveye doğru yöneliyoruz. İlerlerken yalçın kayalar gözlerimizde devleşiyor, kar suları kulaklarımızı sağır ediyor. Erciyes'in zirvesi ise biz yaklaştıkça uzaklaşıyor. Zirveden inenlerle rastlaştığımızda, kimileri "yukarıda kar yağıyor" diyor, kimileri "aman buzul yarıklarına dikkat edin" diyor, kimileri "muhteşemdi" diyor, kimileri "3200 metreden dönmek zorunda kaldık" diyor. Herkesin dilinde ayrı bir Erciyes. Doğru, fakat birbirini hiç tutmayan.
Zirveye doğru ilerledikçe karda yürümek zorlaşıyor, kar benek benek. Yukarıdan kopup gelen irili ufaklı kaya parçaları bizleri ürkütüyor. Ve kar taneleri üzerindeki o kaya parçacıklarında hayata tutunmaya çabalayan "uğur böcekleri" bizleri şaşırtıyor. Demek ki, bizleri zirvesine çeken Erciyes'in, onlara da fısıldayacağı sırları var.
Üzerinde yürüdüğümüz kar kalınlığı ortalama 10, belki de 20 metre. Fakat altından aşağıya doğru çağlayan su sesleri insanı ürpertiyor. Fakat zirveye doğru gözümüzü dikip, adımlarımızı attığımızda bütün korkularımız sıfırlanıyor. Korku ile ümit arası bir durum zuhur ediyor.
Erciyes, gelinlik giymiş bir kız gibi...
Önümüzdeki Erciyes'in fotoğrafı yavaşlatılmış bir film karesi gibi değişiyor. Tıpkı nazlı bir gelin gibi; bir karede bütün güzelliklerini ifâ ederken, diğer bir karede sisten örülmüş şalını çekiyor o naz eden çehresine.
Ve bizler 2900 metreye ulaştığımızda, Erciyes'in kurduğu kumpasa düşüyoruz. Önümüz sis ve arkamızdan çığ gibi gelen bulut kütlesi bizleri hiç beklemediğimiz bir heyecan ve korkuya sürüklüyor. Görüş mesafesi 20-10 derken 1 metreye kadar düşüyor. Nefes almakta güçlük çekiyor, birbirimize bağırarak yer tespiti yapmaya çalışıyoruz. Birkaç dakikada bizleri donduran sis dalgası, üzerimize soğuk su damlacıklarını bırakarak zirveye doğru ilerliyor.
Bu şoktan sonra biz de, "Bir dahaki sefere Erciyes; Süt Donduran'dan müsaade etmezsen, Tekir Yaylası'ndan zirvene ulaşacağız" deyip geldiğimiz izler üzerinden geriye dönmek zorunda kalıyoruz. Etrafı 30 kilometre çaplı, zirvesi 50 metre kalınlıkta buzullarla kaplı, İç Anadolu'nun en yüksek dağına veda ederek, değişik medeniyetlere ev sahipliği yapmış beton kokusu üzerine sinen şehre doğru iniyoruz.
Medeniyetlerin buluşma noktası: Kayseri
Buralara kadar gelip, Hacılar'ı ve Erciyes'i gezip az da olsa Kayseri'den bahsetmemek abes olur herhalde.
Medeniyetlerin oluşmasında yolların önemli bir faktör olduğunu gözlemlediğimizde, bunlara tanıklık eden şehirlerden birisinin de Kayseri olduğunu görüyoruz.
Hitit, Roma ve Bizans döneminde ulaşım ve ticaret yollarının Kayseri'den geçmesi bu şehri daima önemli kılmış. Selçuklu döneminde yapılan kervansaraylar, Osmanlı dönemine ait hanlar ve derbent yerleri hâlâ önemli örnekler olarak tarihe ışık tutmakta Kayseri vilayetinde.
Şehirlerin karakterini anlamaya çalışırken, İslâm geleneğinde şehirlerin iki önemli hususa dikkat edilerek kurulduğu göze çarpıyor. Birincisi "dinî esas", ikincisi ise "ekonomik esas". Bu gelenekleri Kayseri şehrinde aradığımızda; birincisinin Ulu Camii (Cami-i Kebir) civarında, ikincisinin ise Kapalı Çarşı'nın bulunduğu civarlarda tesis edilmiş olduğunu tahmin edebiliyoruz.
Bu özellikleriyle Kayseri, Selçuklular döneminde Anadolu'yu dünyaya bağlayan bir kavşak ve önemli ticaret merkezi haline gelmiş. 12. ve 13 yüzyıllarda Pazarören köyünde 40 gün boyunca kurulan "Yabanlu Pazarı", Kayseri'nin o tarihlerdeki önemini teyit etmektedir. Anadolu Selçukluları'ndan beri önemli bir merkez olan Kayseri, özellikle Sultan Alaeddin Keykubat döneminde inşa edilen dinî ve sosyal kurumlarla adeta bölgenin parlayan yıldızı olmuş. 1243 Kösedağı Savaşı'ndan sonra bir süre Moğol esareti altında kalan Kayseri, daha sonraki dönemlerde Eratna Devleti, Kadı Burhaneddin Ahmed Devleti, 1398'de de Osmanlı Devleti'nin idaresine girmiş.
Yamalarla bezeli hırka
Bu dönemde kentte Türk, Ermeni ve Rum cemaati adıyla üç topluluk bulunuyormuş. II. Meşrutiyet'in ilanıyla iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi döneminde Kayseri'ye en önemli katkıyı Mutasarrıf Muammer Bey yapmış. 2 yıllık görev süresinde eğitim ve bayındırlık konularında bir hayli gayret göstermiş ve Kayseri'nin bugünlere gelmesinde önemli hizmetlerde bulunmuş.
Geniş bulvar ve daracık sokaklardan geçerken, şehrin üzerindeki çeşitli medeniyetlerin yamasıyla bezeli hırkayı hissediyoruz. Fakat gözümüz ve gönlümüz yamalardan çok "hırka"nın kendisinde kalıyor. Çünkü bu şehrin üzerindeki hırkayı Selçuklu temsil ediyor.
Bu hırkaya el sürerek ve hissederek adımlıyoruz açık hava müzesi Melikgazi'nin sokaklarını. İlk karşımıza çıkan manevi abide, Seyyid Burhaneddin Hazretleri'ne ait türbe. Kayseri Mezarlığı'nın içinde bulunan türbe, fevç fevç insanların akınına uğruyor.
Kayseri'nin manevi direği
1165 yılında Tirmiz'de doğan Seyyid Burhaneddin, ilk tahsilini yaptıktan sonra Belh'e giderek Sultan'ül Ulema Bahaeddin Veled Hazretleri'nden 12 yıl manevi ilimler tahsil eder. Bu dönemde Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi'nin mürebbiğini ve atabekliğini yapar.
Hocasından icazet alarak Tirmiz'e dönen ve orada halkı irşada başlayan Seyyid Burhaneddin, gördüğü bir rüya üzerine Celaleddin Rûmi'yi yetiştirmek üzere 1231 yılında Konya'ya gelir. Daha sonra Mevlânâ'nın zahiri ilimlerde ilerlemek için Halep ve Şam'a gitmeleri üzerine Kayseri'ye yerleşir. Kayseri'yi çok seven Seyyid Burhaneddin 1244 yılında burada vefat eder.
Seyyid Burhaneddin Hazretleri, Hazreti Hüseyin'in neslinden olup, gerçekleri iyi araştırıp kavradığı için "muhakkik", gizli sırları bilmesinden dolayı "Seyyid-i Sırdan" mahlaslarıyla da tanınıyor.
Bir anlamda; Eyüp Sultan İstanbul için ne ifade ediyorsa, Mevlâna Konya için ne ifade ediyorsa, Emir Sultan Bursa için ne ifade ediyorsa, Kayseri için de Seyyid Burhaneddin Hazretleri o.
Yarın: Özal ve Gül'den bebelere sürpriz


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



