Toplumu dönüştürmek, kendi arzuladıkları bir dünya görüşü çerçevesinde biçimlemek, laiklik algılarının üzerine renksiz, kokusuz, hiçbir şeye karışmayan, sorgulamayan, analiz etmeyen bir insan prototipi oluşturmak amacıyla hareket eden "uydu medyamızın" dine ve diyanete bakış açısı hep arızalı ve sakat olmuştur. "Evet sayın seyirciler... Bu sene de Kurban Bayramı ile Hac mevsimi aynı günlere denk geldi", "Rahatsız olduğu için Cuma namazını evde tek başına kılmış"... "Cenaze namazına katılanların, secde etmedikleri görüldü"...
Bu saçmasapan inciler, bizim medyamızın dinle diyanetle alakasını gösteren en bariz örneklerdir. Sanat ve sanatçılarımızın durumu da bu bakış açısından ve oluşturulmaya çalışılan algıdan farklı değildir. Türk sinemasında imamlar, hocaefendiler, hep yeniliğe karşı çıkan, çağdaşlığı kabul etmeyen, yeni fikirleri ve düşünceleri kendi sarıp sarmaladıkları bir din kılıfı altında yok etmeye çalışan tipler olarak karikatürize edilmiştir. Özellikle Kemal Sunal'ın oynadığı bir çok filmde, hocaefendiler, hiçbir sözüne itimat edilmeyen yobaz tipler olarak karakterize olmuştur. Köyün öğretmeni ile köyün imamı arasındaki çatışmada, hep galip gelen, sözü dinlenen, yeniliklere açık, insanları aydınlatan tip olarak öğretmen sunulmuştur. Solcu, materyalist, kapitalist anlayış, gerek Türk sinemasındaki din ve diyanete bakış açısını, gerekse medyamızdaki din algısını kendi istedikleri bir biçime sokmuştur. Din onlara göre, gerçek hayatın dışında yaşanan, her türlü ritüelleriyle bambaşka bir dünyanın eseridir. Onlara göre çağdaş dünyada dinin hiçbir yeri yoktur. Çağdaş dünya, akıl ve bilimle özdeşleşen, kurallarını kendisi koyan, bu kurallar çerçevesinde dinin hiçbir vaazını, ortaya koyduğu değeri kabul etmeyen bir dünyadır.
Bu analizimizi destekleyecek argümanlar sürekli televizyonlarda dönüp duruyor. Önceki akşam Arka Sokaklar dizisinde Hüsnü Çoban'ın evinde böylesi bir tartışma yaşandı. Ailenin teyzesi Nazike hanım'a bir akrabasından miras olarak bir sürü dini eser kaldı. Koli ile bu eserleri alan Nazike hanım, kitapları açıp bakarken Hüsnü öbür taraftan seslendi: "Nerde kaldı bu anlayış Nazike hanım. Herkes artık Katmandu'ya gidiyor"
Şimdi gelelim gündemdeki tartışmaya... Başbakan Tayyip Erdoğan, "Dindar gençlik yetiştirmek istiyoruz" diye bir fikir ortaya attı. Nasıl yetiştirecekler? Hangi araçları kullanacaklar? Bu işi nasıl gerçekleştirecekler? Hiç birisi belli değil...
Toplumun genetik kodlarını değiştiren, ahlak algılarını yok eden, manevi erozyon noktasında her şeyi yakıp yıkan, din değerlerini, dini ritüelleri perişan eden böylesine gaddar bir medya anlayışı varken, dindar gençlik yetiştirebilmek mümkün mü?
Elinize aldığınız gazete paçavraları, et tanıtım bültenlerinden ibaret... Açtığınız dizilerde, gayri meşru ilişkiler almış başını gidiyor. Nikahsız birbirleriyle düşüp kalkan tipler, nerde akşam orda sabah yaşantı anlayışı hayatımızın ta ortasına doğru sokulmuş. Su gibi içki içen tipler, su gibi para harcayan tipler yaşantılarıyla, hayat tarzlarıyla bir neslin gözüne örnek olarak sokuluyor. Sonra da siz kalkıp diyeceksiniz ki, "Ben dindar gençlik yetiştireceğim"...
Türkiye'de sosyal hayat, önü alınamaz bir biçimde çürüyor. Değerlerimiz yok ediliyor. Ahlakımız bitiriliyor. İffeti değil, şehveti başrole koyan bir anlayış medyanın tüm kılcal damarlarına sirayet ediyor. Ne diyordu İki cihan serveri Hz. Muhammed (sav) Efendimiz, "Utanmıyorsan, dilediğini yap" Osmanlı'da tüm evlerin duvarlarına yazılan bir hilye vardı: "Edep yahu"... Edepsizliğin başrole geçtiği günümüzde dindar gençlik nasıl yetiştirilecek?
Temel sorun bu!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




