Edebiyatın edep kökünden geldiği sözlü olarak dile getirilir. Gerçek olan da budur.
Önce edep sözcüğünün sözlük anlamına ve yansımalarına bakalım.
Edep: İyi terbiye, nezaket...
Edibane: Edeplice, edeplicesine. Edebiyatla uğraşana yaraşır yolda.
Edip: Terbiyeli, nazik. Edebiyatla uğraşan.
Edebiyyun: Edebiyatla uğraşanlar. [Bu örnekleri; Ferit Develioğlu, Osmanlıca-Türkçe, Ankara, 1964 sözlüğünden aldık]
Demek ki edep sözcüğü iki anlamda kullanılıyor. İyi terbiye, nezaket asıl anlamı. Diğeri de edebiyatla uğraşan edepli kimseler. Her ikisi de iyi, edepli ve ahlâklı yetişme anlamlarını içerir.
Edebin de bir terbiyesi var, edebiyatta olduğu gibi. Seçkin bir aile ve çevre ortamında yetişen ve yaşayan kimseler ile bunların karşıtı sayılabilecek yer ve ortamda yaşayanların davranışları, konuşmaları, yazı dilleri farklı olabiliyor. Farklı ortamların yazı ve dil tarzları, üslupları da farklı olabiliyor.
Edep; seçkin bir insanın davranış göstergesi. Bu, onun yetişme ortamından, aldığı terbiyeden kaynaklanıyor. Edebiyat çevrelerinin birbiriyle olan ilişkileri onların tutumlarını, tarzlarını, üsluplarını belirliyor. Edebiyatta küme çevrelerine bakıldığında bu çok belirginleşiyor. Bunu bir yol tutturan, aynı yol ve yöntem üzerinde bulunanlarda rahatlıkla görebiliyoruz.
Güçlü bir edebiyat ortamı ve onların ahlâki tutumları birbiriyle özdeş. Onların dil tutumlarını, insana bakış tarzlarını, insana olan saygıyı yazılarından anlayabiliyoruz. Her yazı bir insanın kişilik göstergesidir.
Edebiyat kümeleri diyoruz. Ne yazık ki bu, batılılaşma süreciyle birlikte hayatımıza ciddi bir ayrışma getirdi. Belli dünya çevrelerine odaklanmış olanların bakışları bulundukları yol ve yöntemle bağlantılıdır. İslâmî bir terbiye ve edep ile yetişenler; kim olurlarsa olsunlar en zıt, en uç noktada, kendilerine aykırı bir hayat tarzı tutturanları bile insan olarak görüler. İnsanı küçümsemez, alay etmez, aşağılamazlar. Bir şeyi olduğundan farklı göstermezler. Bulunduğu hayat tarzı bakımından üzüntüyle karşılarlar. Dilerler ki hakiki olan üzere olsunlar. Olamıyorsa ona sadece kendi iç dünyasında acırlar. Düşmanlığın en uç anı çatışma ve savaştır. Onda bile düşmanına acı çektirmezler.
Edebiyat kümeleri, görünürde İslâmi bir hayat tarzı üzerinde görünüyor olsalar bile, İslâm ruh ve ahlâkına aykırı hâl ve davranışlarda bulunabiliyorlar. Bu da zihni bir kırılmadan kaynaklanıyor.
Mizah da bir edepledir bizim düşünce geleneğimizde. Bunun prototipi Nasreddin Hocadır. Onun mizahı bilgelik taşır. Her hâl ve davranışı bir ders özelliği taşır. İnsanı küçümseme, alay etme, zoru düşürme amacı taşımaz. Edebiyatla birlikte hayatımıza giren ironi ve kara mizah ruhumuza aykırılıklar içermekte.
Şiirde hiciv bir üst bakışla yapılır. Bir dizeyi veya şiiri, bütünlüğünde okuduğumuzda ondan olumlu çıkarımlar elde ederiz.
Müslüman görünüp kendilerini yukarıda, insanların çok üzerinde gören kimileri insanların kusurlarını bulmaya kendilerini adamışlar. İnsanları başkalarının gözünde küçük düşürüyorlar. Ya da günümüz modern sanatının imkânlarını kullanarak yeni bir şey ortaya koyanları, kendi kafalarındaki bölümlemeyle ele alır çarpıtırlar. Buna anlamsız karşılıklar eklerler, ardından da dalga geçerler. Bu hâl İslâmi ruha aykırı. Bunu da hem Müslüman bir kişi olarak, hem de başkalarına şirin görünmek için yaparlar. Kendilerini molla kasım olarak görür, molla kasım inceliğini taşımadan bir düşmanlık belirtisi olarak ortaya koyarlar.
Her yolcunun bir yürüyüş tarzı vardır. Yol imkânlarını ve sürecini kendi yöntemleriyle sürdürürler.
Dört halifeye baktığımızda birbirinden farklı bir duruş tarzına sahiptirler. Ama onların hiçbiri diğerine üstünlük taslamaz.
Sevgili insanlık için örnek. Onun her hal ve davranışı, sözü geneli kuşatır. O da bir insandır, acı çeker ve hüzünlüdür. Hüzün Peygamberidir.
Hz. Ebû Bekir, peygamber halifesi olarak kabul edilir. Onun biricik ve tek yol arkadaşıdır. Kararlı ve fedakârdır. Mekke'nin zenginlerinden biri olmasına karşın bütün servetini Sevgili'ye, dolayısıyla İslâm'a adamıştır. O, aynı zamanda bir şairdir. Hikmet sahibidir.
Sevgili dünya insanlığı için bir güzellikler bütünüdür. O da bir insan acı içinde ve hayatı hep hüzünlüdür.
Hz. Ömer sert mizaçlı, sağlam duruşlu ve kararlı biri. Fedakarlık bakımından Hz. Ebû Bekir gibi değildir. Halife olarak vefat ettiğinde seksen bin dirhem borçludur. Sertliğini ise mizacının bir gereği olarak görür. Hz. Ebû Bekir'in yumuşaklığı ile kendi sertliğini birleştirdiğini bunun Müslümanlar için yararlı olduğunu, Hz. Ebû Bekir'in kendisinden şikâyetçi olmadığını söyler. Kalbine ve diline Hakk konulmuştur. Bu, Sevgili'nin onun hakkındaki bir muştusudur.
Hz. Osman yumuşak biri.
Hz. Ali hem ilim sahibi, hem şakacı bir mizaha sahip. Cesur bir insan.
Onların hiçbirinde insanı küçümseme, onları farklı olduklarının dışında gösterme gibi davranışlara asla rastlanmaz.
Bütün bunlar Müslüman için örnek şahsiyetler. Edebiyatımız ve hayat tarzımız bu ruh üzerine kuruludur.
Edebiyat bir üst dildir. Seçkin ve özgün bir dili var. Bu dile sahip olmak için uzun ve çileli bir yol ve emek gereklidir. İnsan kendiliğinden bu dile ve üsluba sahip olamaz.
Bir müslüman sanatçı ve yazar sahip bulunduğu ruha uygun davranış içinde olmalı. Batılı bir ruhun davranış ve ruh kirliliğiyle Müslüman bir öze sahip olunamaz ne yazık ki.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



