Edebiyat eserlerimizi dünü ve bugününe baktığımızda başlangıç noktasına göre iyi bir hareketlilik olduğu görülür. Yazarlar ve sanatçılar boş durmuyor sürekli üretiyor. Üretilenler arasında eser mi eser denilecek nitelikte olup da o eserle geçirdiğiniz zamana değer diye düşündüğünüz olduğu gibi boş yere bir kitabı okuduğunuz veya bir sergide zamanınızı boşa harcadığınız da olabilir. Bu bakımdan eseri incelemek veya yazarını tanımak de gerekiyor. Ancak birçok alanda olduğu gibi edebiyat alanında da bir tekelleşmeden de söz edilebilir. Her alanda tekelleşme sorun olur. Ufku açık genç yeteneklerin edebiyata kazandırılması ya gecikebilir ya da yolun başında ye'se düşülüp edebiyat ile olan ilgi son bulabilir. Edebiyat ve sanatta usta çırak ilişkisine benzer bir ilişki olumlu ve olumsuz temayül ve saiklerle sürüyor. Ustalar arasında bu alanda bir rekabet ve mücadeleden de söz edebiliriz. Her alanda rekabet ve mücadelenin yaşanması nitelikli eserlerin ortaya çıkarılmasını sağlar gibi görünse de arka planda bu rekabet ve mücadelenin farklı boyutları bulunmaktadır. Her düşünce kendi gayesine hizmet eder. Üretilen eserlerin bireylere neler sundukları önemlidir. Burada eserlerin mahiyetiyle beraber okuru dolayısıyla topluma bilgilendirmek kadar yönlendirmede de önemli bir fonksiyonu bulunduğu gözlerden uzak tutulmamalıdır. Tekelleşme veya bir hegemonyadan maalesef söz etmek durumundayız. Edebiyat ve sanatta olduğu gibi her alanda bir zihniyet savaşı yaşanmaktadır. Milli ve manevi bir düşünceye sahip kesimle ilgili bir genelleme yapmak gerekirse bu alanda eserler veren sağ kesim solu takip ediyor ancak sol, sağ kesime itibar dahi etmiyor. Bahaettin Karakoç'un bir sözünü aktarmak bu durumu özetler niteliktedir; "sağ solun yalakalığını yapıyor!" Okuma konusunda da sol daha fazla okuyor. Sağ kesim ise birbiriyle uğraşmaktan dolayı bir araya gelmekte zorlanıyor; edebi alanda örgütlenmede de sorunlar yaşıyor dolayısıyla kendi edebiyatını, kendi kültürünü oluşturmada sorunlar yaşamaları da kaçınılmaz oluyor. Cemil Meriç'in bir sözü vardır, "sol yıkıcıdır" der, bu sözü kabul etmeliyiz ama solun özellikle de düşünce hürriyeti ve haksızlıklar karşısında da asi bir direniş gösterdiğini de görmeliyiz. Ancak bütün bunları yaparken kendi düşüncesini merkeze koyarak yapmaktadır. Dolayısıyla genel olarak düşünüldüğünde direniş ve eylemler tek taraflı kalmaktadır.
Edebiyat ve sanatın beyaz perdeye ve ekranlara aktarılmasında da sorunlar yaşandığı görülüyor. Edebiyat bir yana özellikle sanata sol kesim hâkimdir. Sağ kesimin sanatta olamayışının önemli nedenleri vardır. Özellikle sinemada ve televizyon dizilerinde işlenen sosyal olaylarda oyuncular (aktör ve aktristeler) hayatın birebir yaşanması noktasında, gerçekçi olunması gerektiği anlayışıyla bazı kısıtlamalara gitmeden rollerini yapıyorlar. Yönetmen ve yapımcılar da bunu istiyor. Hal böyle olunca da ortada ne cinsellik kalıyor ne de ahlak duygusu dahası bunun aile bağlarına yansımaları da pek çetin oluyor. Zira insanlar akşamları televizyonların esaretinde diziden diziye atlayıp duruyorlar.
Edebiyat eserlerinin televizyon kanallarında dizi olarak günümüze göre uyarlaması da yapılıyor. Merak ederek takip etmeye başladığınız bu tür dizilerin kısa süre sonra izlenemez bir durumda olduğu görülüyor. Bu dizlerin çoğu tam bir rezalet örneği! Keza kaliteli dizilerden neredeyse söz etmek bile güçtür. İyi oyuncular reyting uğruna Brezilya usulü dizilere dönen dizi filmlere kurban gidiyorlar. Önemli olan elbette hem iyi bir rol yapmak hem de para kazanmaktır ama yapımcı ve yönetmenler toplumun yapısıyla uyuşmayan projelere imza atıyorlar. Bu konuda söylenecek çok söz var yukarıda da belirttiğimiz gibi tek kelimeyle Türk Ailesi dinamitleniyor. Ahlaki nitelikler dışında cereyan eden toplum ahlakını bozucu diziler karşısında devlet ne yapıyor? Devletin RTÜK diye bir kurumu var, bu kurum ahlaksız yayınlara karşı örneğin evlilik ve sadakat kavramlarının yozlaşması gibi nedenlerle bu yayınlara ceza veriyor. Bu cezaların caydırıcı olması beklenir ama olmuyor. Nedeni de bu kanalların çok para kazanma hırsı ve Türk toplumunu sözde batı normlarına uydurma saikleri gibi bir anlayışla yayınlarında cürretsizce devam ediyorlar. En son geçtiğimiz hafta RTÜK bir diziye ceza kesti. Dizinin adı "İffet" Basında da yer alan bu diziyle ilgili RTÜK şu açıklamayı yaptı; "İffet adlı dizi için "sevgi, sadakat ve evlilik kavramlarının yozlaşmasına ve sağlıksız ilişkiler kurulmasına sebep olabileceği" değerlendirmesini yapan RTÜK, bu dizinin, çocuk ve gençlerin fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimine zarar verebilecek türde içerik taşıdığı ve bu kesimin izleyebileceği zaman diliminde yayınlandığı gerekçesiyle malum televizyon kanalına 100 bin lira ceza verdi. RTÜK raporuna göre, oyuncuların sıkça alkol tükettiklerine sık sık yakın çekimlerde gösterildiğine vurgu yapılarak, "erkek kardeşlerden Erhan'ın ağabeyi Ali İhsan'ın nişanlısına aşık olduğu ve cinsel birliktelik yaşadığı, bir gece kulübünde, parmaklıklarla çevrili localarda dans eden bikinili genç kızların striptizi andıran gösteriler yaptığı anlatıldı", deniliyor. Bu tür benzeri oyunlar dizilerde eksik olmuyor. Sadece bunlar da değil elbette, 7, 13 yaş üzerindeki çocukların izlemesi sakıncalı görülen dizilerde çoğu zaman kurallara uymadıkları, filmler izlendiğinde görülecektir. Dizi oyuncuları, yapımcılar ve yönetmenlere göre çekilen ve yayınlanan diziler ve filmler sansüre uğramaktadır. Sansüre uğradıkları böyleyse ya sansürsüz dizi ve filmler acaba nasıldır? Dizi filmlerde küfürsüz sahneler yok gibidir, birçok dizide iki de bir küfür sansürünü görmekteyiz. Sansürlerle ilgili olarak geçtiğimiz hafta sinemacılar bir açıklama yaptılar. Pek çok ismin bulunduğu sinemacı Sinema Genel Müdürü Mesut Cem Erkul'a yazdığı açık mektupta; "Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca, Türk filmlerini destekleme konusunda yeni bir mekanizma oluşturularak gişe yapan filmlerin yanı sıra, tüm aile bireylerinin birlikte izleyebileceği, genel izleyiciye hitap eden yapımların teşvik edilmesini" de içeren açıklamalarını şaşkınlıkla izlediklerini belirttiler. Genel Müdürün görevinin Türk sinemasındaki yükselişi sürdürmek için çaba göstermek olduğu, "son on yıldır Türk sinemasını uluslararası festivallerde temsil eden filmlere bakıldığında bu açıklamaların neye karşılık geldiğini sorgulamak gerektiğini düşünüyoruz. Kurgulamaya çalışılan bu teorik zeminin hem sanatın tümünde ve doğal olarak sinemada tek karşılığı vardır; sansür ve adam kayırma. Sanatın doğasına, maddi koşullarla ve çerçevesi müphem Türk aile değerleriyle sınır çizmek kabul edilemez" dediler. Görüldüğü gibi genel izleyici profiline uymayan filimler müphem aile yapısıyla da birleştirilerek aradaki rant kaygısı da güdülerek tepki gösteriliyor.
Türk ailesini hedef alan diziler genel izleyici yapısı düşünülerek kültür erozyonuna sebep olmayacak hal ve şartlarda yayınlanmalı ve bu alanda kontrollü denetimler yapılmalıdır. Burada izleyiciye düşen iki görev vardır, birincisi uygunsuz dizileri şikâyetçi olarak RTÜK'e bildirmek, ikincisi de kanal değiştirmek veya televizyonu kapatmak. Tercih izleyicinindir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



