Ne zaman İbrahim Tenekeci ve şairliğinden bahis açılsa, hemen Cemal Süreya’nın o meşhur tespiti gelir aklıma. Şöyle diyor üstat: “Bir kumaş bir metresinden bellidir, derler. Bir şair de öyledir; gelişinden, adım atışından bellidir.”
İbrahim Tenekeci ile tanışmamız doksanlı yılların başlarına rastlar. Bir grup arkadaşla Kâğıthane’nin Sanayi Mahallesi’nde Özülke dergisini çıkarıyorduk. Tekstil atölyelerinin bulunduğu çok katlı bir binanın üst katlarından birinde, bekâr odası büyüklüğünde bir yeri dergimize büro olarak tutmuştuk. Dergi yayın kurulu öğrenci ve öğretmenlerden oluştuğu için, günün her saati orada olmak mümkün olmuyordu. Bir gün ikindi vakti büroyu açmak için gittiğimizde, kapıya iliştirilmiş bir pusulaya rastladık. Pusulada iki kez sağanak yağmurda buraya kadar gelip bizi bulamayan birinin sitemleri yer alıyordu. “Madem yerinizde durmayacaksınız, ne diye derginizde iletişim adresi veriyorsunuz” anlamında bir not düşülmüştü. Notun sahibi yerden göğe kadar haklıydı ve o düştüğü notun altına ismini yazmayı da ihmal etmemişti: İbrahim Tenekeci!
O zamanlar Özülke dergisinin önemli ayaklarından biri olan Bülent İhsan Karakaş’la birlikte büroya daha geçeli beş dakika olmuştu ki, saç diplerine kadar yağmurda ıslanmış biri içeri girdi. Gelenin kapıya kıstırılmış notun sahibi olduğunu anlamış, o mahcubiyetle ayağa kalkıp kucaklaşmıştık. Ne biz İbrahim Tenekeci’yi ne de İbrahim Tenekeci bizi yazdıklarımızın dışında şahsen tanımıyordu. Hüseyin Akın ve Bülent İhsan Karakaş (Nam-ı diğer: Seyfullah Birbilen) diye kendimizi tanıttıktan sonra, hiç unutmuyorum, hafif şaşırmış bir eda ile ‘ben yazdıklarınıza bakarak daha değişik bir Hüseyin Akın ile karşılaşacağımı tahmin ediyordum’ dediğinde, yaptığım espri aklımdan çıkmıyor: “Ne yapalım, elimizdeki imkânlar bu kadar!”
O tanışma akşamında İbrahim’in defterinden okuduğum iki şiir elimdeki basıma hazır Özülke dosyasını allak bullak etmişti. Şiirlerden birinin adı “Gülbahar”, diğeri ise “Ağıt”tı. ‘Dosyayı allak bullak etmişti’ derken, aslında zihnimdeki dergiye dair ürün sıralamasında her şeyin bir anda yerinden oynadığını söylemek istiyorum. İlk sözü özgürlük olan bir şairin özü gür olduğu kadar, sözü de gürdür dedim içimden. Şöyle başlıyordu şiir: “özgürlük diyorsun hayaller mutluluklar/ mutluluk kâğıt gemilere benzer gülbahar / bulutlara benzer / özgürlük istiyorsun ille de özgürlük / tutabilirsen ellerinden gökyüzünün / özgürsün gülbahar özgürsün.”
‘Ağıt’ şirini okuduktan sonra şiir yatağı tertemiz, dupduru bir akışla kendi özgün sesini çağıldayan bir şairle karşı karşıya olduğumuzu fark etmiştim. Bu ve daha başka gerisi gelen şiirler ileride çıkacak Üç Köpük kitabının sayfalarını oluşturacaktı. Şairin kendi deyişiyle söyleyecek olursak; ‘sözü yormadan’ yalın bir söyleyişle kendi mecrasında hiç kimseye çarpmadan akıp giden şiirlerdi bunlar. Tam da bütün edebiyat dergilerinde, kültür sanat sayfalarında “şiir kaldı mı, gitti mi” tartışmalarının yapıldığı bir ortamda nümayişsiz gelen bir şiir oldu İbrahim Tenekeci’nin şiiri. O zamanlar haftalık kültür-sanat yazıları yazdığım Vakit gazetesinde çağıltısını duyduğum bu şiirin muştusunu şu başlıkla vermiştim: “Şiir geldi, şairini de yanına alarak!” O günden bugüne en az on beş yıl geçti. Daha ilk dizesiyle iyi dokunmuş şairlik kumaşının örneğini veren İbrahim Tenekeci ilk adımıyla da adını pekiştirmiştir. Üç Köpük şiirlerinde mahcup ve münzevi bir dünyaya adeta sokulmuş gibi duran şair, Peltek Vaiz’deki şiirleriyle sanki sesini biraz daha artırmış, üzerine doğru gelen hayat karşısında korunaklar arıyor gibidir. Tenekeci’nin bütün şiirlerinde okuyucu çeken (hatta yazmaya zorlayan) taraf, dünyasında karşılık bulmayan ısmarlama ve camit kelimelere yer vermemesidir. Hüzün de, aşka da, ölüm de herkesin ana dilindeki karşılığı gibidir. Halk edebiyatının imkânlarından beslendiği kadar, çağdaş edebiyatın olanaklarından da yararlanır. Modern bir dille kent yaşamının labirentlerini, modern hayatın acılarını dillendirir. Şehir, yalnızlık içinde şaşırılıp hayret edilecek bir yerdir. Şaşkınlık ve hayret, şairin dilini açan anahtar kelimelerdir. Masumiyetimizin üzerine çığ düşmüştür sanki. Her dizede şairin geldiği yere karşı özlemi vardır. Gelinen yer insanlığımızın, doğallığımızın, kanaat ve merhamet duygularımızın kök salıp dal verdiği yerlerdir. Köklerinden koparılmış, dalları kırılmış insanların sessiz ağlayışlarını içimizde hissediyoruz. Bu ‘bir başınalık’ duygusu okuyucunun şairle özdeşlik kurmasını sağlıyor bir nevi. Tenekeci şiirinde yoğunluklu olarak kullanılan birinci tekil şahıs “ben” aslında ortak bir acıyı duyumsayan herkesin sözcüsü anahtar bir kelimedir. Peltek Vaiz kitabının daha ilk şiirinin ilk dizesinde başlıyor bu ‘ortak ben’in sözcülüğü: “Şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında.” (Yanık Jandarma) Şair çağının en güçlü tanığı ve en kuvvetli sözcüsüdür kuşkusuz. Aynı zamanda her şiir kitabının da sözcülüğünü yapan birkaç dize vardır. Peltek Vaiz’deki şiirlerin içinde üç dize var ki, bu dizeler içimizdeki şiiri çoğalttıkça çoğaltıyor: “Hayret, şehir sığmıyor taksiye”, “Kim salıyor caddeye bu kadar arabayı” ve “ Bana çarpıp geçiyor günün kambur kuşları.”
İbrahim Tenekeci’nin Peltek Vaiz’den iki yıl sonra çıkan kitabı Güzellik Uykusu. Bu isim de öylesine konulmuş değil. Kirlenen dünyanın, kokuşan insan ilişkilerinin, piyasanın ve kara siyasanın gayya kuyusuna düşmüş çağdaş şehir ahalisinin kirli uykusuna (derin gaflet) karşın yeniden dirilişin adı olan ve her kirlenmişi temiz kılan ölüme işaret ediyor. Korkunç olan ölüm değil gittikçe karanlık yüzüyle önümüze çıkan hayatın kendisidir. İbrahim Tenekeci Güzellik Uykusu’nda ölümü evcilleştirmiştir adeta. Ölümle sık sık şakalaşır. Kitapla aynı ismi alan şiirinde olduğu gibi: “Ölümden korkuyor musun diyor okurun biri / Neden korkayım ona ne yaptım ki” (Güzellik Uykusu). ‘Mevsim Normalleri’ şiirinde de aynı hava hâkimdir: “Elimdeki gülü kaldırıp mezarlıkta / Sağlığınıza dedim, hepinizin sağlığına”. Ölümün tam gün çalıştığı yerlerden geçerken mütebessim bir eda ile “Pazar ola ey ölüm!” diye takılmadan geçmeyen şairin hayatın yüzüne de söyleyecek bir çift sözü vardır elbet: “Ağzın tat görmesin hayat / Kandırdın beni.”
Şairin dünya görüşü denilince evreni hangi zihinsel dokunuşla kavradığı akla gelir nedense. Oysa bir şair için “dünya görüşü” sağcı-solcu olmanın, çerçevesi çizilip standartları belirlenmiş kavramların ağına düşmek değildir. Muhafazakârlık ya da liberallik gibi tanımlamalar şairin dünya ile değil, kavramlarla ya da insan ve eşya ile geliştirdiği ilişki biçimini yansıtır. 2000’li yılların dünyasını görmüş bir şair olarak İbrahim Tenekeci’nin dünya görüşü, taşın içindeki sırra vakıf olmak isteyen bir inanmış adamın tecessüsünde saklıdır. Bu adam dünyanın tüm kodlarını çözmüş, girilmez bütün sokaklarına girmiştir. Yani neresinden bakarsanız bakın, bu yaklaşımda kendini kolay ele vermeyen mistik bir durum vardır. Ses sokaktaki adamın sesi ama söz daha çok bir zahidin ya da bir dervişin sözüdür.
Bu eda ve iklimi Giderken Söylenmiştir’de daha yoğunluklu olarak görebiliriz. İşte hem gelişi hem de gidişi güzel örneklerden bir buket: “gözüm olsaydı eğer dünya nimetlerinde / pekala bulurdum onları bir çöplükte”, “herkes bir parçamı alıyor hatıra diye / çöpçü çöpümü, dünya vaktimi ve ölüm beni”, “kapıya yakın otururdum eskiden”, “seviyorum dünyayı yüzer metre arayla”, “bakın ne diyorum, dünya / sekerek yürüyor, gözümden düştü ya”, “kurumuyor bir türlü günlerin ıslattığı / kaçıyorum dünyanın saç diplerine”, “bırakıp dünyanın bana olan aşkını / bir kâğıdın yere düşmesi gibi / gittim, insanın yanına vardım / vardım da bulamadım kimseyi.”
İbrahim Tenekeci, “şairin hayatı şiire dâhildir” tezini doğrulayan bir şair. Yıllar önce gözümün önündeki dünyaya kapı aralığından bakan şair fotoğrafı hiç değişmedi. Son şiir kitabı çıkalı dört yıl oldu. Biliyorum en az iki kitaplık daha şiir dosyası var. Çıkan kitaplarının yeni baskıları sürüyor. (Profil Yayınları) Eski kitapların yeni baskılarını sanki ilk kez okuyormuşum havasında okudum. Kitaplar yerinde dursa da biz dünkü bulunduğumuz yerde değiliz. Bir de bu kitapları beş-altı yıl sonrasından okumak gerekliymiş. Dün dokunmayan dizler bugün hançerde düğümlenebiliyor. Özülke’li yıllardan bugüne yansıyan fotoğrafın arkasına şu dizeleri yazdım:
“Seni yoksulken gördüm,
daha güzeldin
Gel ey mahcubiyet saklan arkama...”
(Terden Bembeyaz)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



